Giriş Kayıt

Kirsten Dunst Melankoli Filminin Yönetmeni Lars Von Trier Hakkında Konuştu

Yazar:

Bookmark and Share


Kirsten Dunst hakkındaki fikirleriniz kökten değişime uğrayacak. Çünkü onun kadar rolünü ciddiye alan bir aktris yok denecek kadar az. Dunst’ın sarışınlığı basmakalıp olarak anılıp caka satmasına, köpek dişleri ile hafifçe gülümsemesi ise yaramaz bir kıza bürünmesine neden oluyor- sanırım dişlerini yakın zamanda düzelttirdi-. Büyük olasılıkla da onu görmeye alışık olduğumuz karakterlerde yer almaya devam edecek. Tabi bu; uzun yıllar hayatını çözümlenmiş karakterlere adayacağının bir garantisi değil– Vampirle Görüşme’de kan emici, Gençlik Ateşi‘nde inatçı amigo kız, Örümcek Adam‘ın 3 serisinde de örümcek adamın sevgilisi, ve Maríe Antonietta‘da havalı aristokrat kız–, Dunst bugüne kadar yer aldığı filmlerin bazılarında sevimli, bazılarındaysa çekici tipleri oynadı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Lars Von Trier’in yeni filmi Melankoli hakkında konuşmamızı duyduğuna eminim. Cannes Film Festivali’ndeki Dunst’ın resmedilen bazı görüntüleri korkunun en önemli yüzü oldu. Ve buradan hareketle Lars Von Trier bir basın konferansı sırasında Hitleri anlıyorum “Israil tam bir pislik” dedi… Ardından ise sınır dışı edildi. Birkaç gün sonra Kirsten Dunst, dünya ile çarpışan gezegende evlenmek üzere olan genç bir kadının çöküşü filmindeki sıradışı başarısı ile “En İyi Kadın Oyuncu” ödülüne layık görüldü. Onun zaferiyle tanışmadan evvel bize aktarılanlar bunlardı.

Lars Von Trier’ın basın toplantısındaki davranışları sizi nasıl etkiledi?

Lars’ın söylediklerinden dolayı utanç duydum. Örnek vermek gerekirse; onun karanlık ve çarpık mizahı bir şakaydı. Gerçekte böyle düşünmediği açık ve seçik ortada. Sonra Lars kendini kötü, pişman ve üzgün hissetti. Onu yargılamıyorum. Yaptığı şey aptalcaydı. Bazı kati şeyler şaka değildir.

Lars’ın kadınlara karşı olan düşmansı tavırları olduğunu ve bu konuda ise önemli bir üne sahip olduğunu biliyoruz… Onunla film yapmak nasıl bir duyguydu?

Çekime başlamadan evvel bir parça korkmuştum çünkü herkes bana Lars’ın ooyuncularına karşı eziyet çektirdiğini söylüyordu. Ama söz konusu ben olduğumda bana karşı daha samimi, nazik ve içten davranıyordu. Sezgileri çok güçlüydü. Hangi kişi bu kadar feminen karakterleri kaleme alarak ilgi çekici olabilirdi ki…? Yıllar önce geçirdiği depresyon ve bazı sıkıntılara rağmen, Lars bana karşı çok rahattı. Hayatımda herhangi bir oyuncu ile birçok sırrını paylaşan bir yönetmen görmedim. En kısa zamanda bir araya gelip yemek yedik. Karışım halinde aldığı ilaçlar yüzünden hafifçe titredi. Ben de; “Lars iyi misin?” diye sordum. Çok hiddetliydi. Depresyon konusunu aktaran çok fazla film olmadığı için depresif kişileri incelemek ilginç değil. Çünkü onlar yorgun oldukları zaman yemek yemek, uyumak ve hatta duş almak bile istemiyorlar. Fakat Lars güzel bir hikaye yarattı.

Yıllar önce siz de depresyon ile mücadele ettiniz. O günler size neler hatırlatıyor?

Çok zordu; neyin doğru ve neyin yanlış olduğunu ayırt edemeyecek haldeydim. Daha sonra uyuşturucu ve alkol problemim olduğunu söylemeye başladım. Tabi eğer 20 yaşında bekar bir kız olup, arkadaşların ile çıkıyorsan… Ama bazen ölçüyü kaçırıp çok içersin. İşte o zamanlar çok genç olduğumuz için hata yapıyorduk. Tüm bu şayialar kariyerim hakkında olumsuz düşünmeme sebebiyet verdi. Şunu düşündüm: ” Neden o yöne doğru gidiyorum?”. Arkadaşlarım ve ailem beni savunmak zorunda kaldı. Korkunçtu…. Kariyerimi yeniden gözden geçirme kararı alarak, duygusal anlamda yakın hissettiğim ve kendimi ispat edebileceğim rollerin bana teklif edilmesini bekledim. Derken sanatsal işleri boşladığımın farkına vardım. Buna rağmen tamamen depresif bir kişiliğe sahip değilim. Fakat hayatımda olmaması gereken bazı olaylar oldu. Herkesin böyle anları olduğunu düşünüyorum.

Melancolía filminin kariyerinizde yeni bir başlangıç olduğunu söyleyebilir misiniz?

Lars ile beraber çalışmak bana olayların gerçek olabileceğini hissettirdi. Özgür bırakıldığımız için deneme sahnelerini çekerken istediklerimizi filme alıyorduk. Bazı oyuncular çok korkuyorlardı ama bu yaptığım bana yeni dünyanın kapılarını araladı. Aslında önceden tasarlanmış bir taslağım yoktu. Birdenbire aklıma geldi: “Şimdi yetişkin rollerini değerlendireceğim.” Çalışma sistemimin bu denli değiştiğinin farkına varmamıştım. Ayrıca hiç olmadığım kadar özgür ve cesurum. Ünlü olmaktan da kaygılanmıyorum. Şöhret sadece özgürlüğümü kazanıp istediğimi yapabilmem için önemli. Şu an tek dileğim önemli filmlerde yer almak.

Ilk kamera karşısına geçtiğinizde 3 yaşındaydınız. Bu nasıl oldu?

Annem ilk başından beri kaderimde oyunculuğun olduğunu biliyordu. Her seferinde süpermarkete giderken insanlar şunu dile getiriyorlardı: ” Bu kızın otantik bir güzelliği var, onu çekimlere götürmelisin” Annem de öyle yaptı. Çok az reklam yapmayı tercih eden biri olarak kendimi garip hissettim. Çünkü çok genç görünüyordum. Devlet okuluna gittim ama hiçbir zaman egosal sorunlar yaşamadım. Buna kibirli olmak da dahildi. Çocuk aktörler kendilerini güvensiz hissettiklerinde durumu erişkin oyunculara nazaran daha iyi idare ediyorlar. Erişkin aktörler kendi görünümlerinden ve kendi karakterleristik özelliklerinden fazlasıyla etkileniyorlar. Çocuklar öyle değiller. Vay be köstümüm çok harika! Filmi ne zaman çekmeye başlıyoruz?

Kariyerinizde sizi en çok gururlandıran şey nedir?

29 yaşındayım ve bağımsızım. Bana küçüklüğümden beri verilen bu fırsat ekonomik anlamda aileme maddi destekte bulunmamı ve tam anlamıyla tatmin olmamı sağladı. Ninem, Valle de San Fernando’da ailem için aldığım görkemli evde bizimle beraber yaşadı. Benim kafam erkek gibi çalışıyor bundan ötürü para harcamadım. New York’ta sadece tek odalı bir stüdyo dairem var. Yaşamım spor otomobiller ve pahalı mücevherler üzerine kurulu değil.

Aileniz hakkındaki konuşmanın sonuna geldik. En başından beri onlar kariyerinizde neyi önemsiyorlardı…?

Annem her zaman çekimlerde bana eşlik eder. Bir keresinde annem bana ev yapımı makarna getirmişti. Ama ne yazık ki babam için aynı durum söz konusu değil. Çünkü babam çok katı. Babamın bana sorduğu bir soru aklımın bir köşesine ilişiverdi: “Eğer matematikten 7 alıyorsan neden 10 almayasın”. Bana miras olarak kalan bu laf; sahip olmak istediğin büyük başarının; hiçbir zaman yeterli olmayacağını gösteriyor.

Peki, aileniz Melancolía filmindeki çıplak sahneleriniz hakkında ne düşündüler?

Onun reaksiyonu beni en çok endişenlendiren unsur oldu. Ama eminim vücüdumu ekrana güzel bir şekilde yansıttılar. Babam bana: “Vücüdumun çok estetik olduğunu ve benimle gurur duyduğunu” söyledi. İnanmakta zorluk çektim. “İyi bir sebepten dolayı yani sanat adına onu gösteriyorsan benim için sorun yok.” Her ne kadar benim için garip de olsa…

Perdede kendinizi gördüğünüzde nasıl hissettiniz?

Biliyor musunuz? Ben şahsen yüzüm kızarmış gibi hissetmedim, sadece gülmek istedim. Netice itibariyle; Melancolia (Melankoli)’daki kötümser biri olarak, böylesine bir filmi yüzümdeki aptal bir gülümsüme ile seyretmiş olmam sanki Apocalipsis’teki final gibi mutlu son ile bittiğini hatırlattı bana. Son olarak; dünyanın birçok sorunun üstesinden gelmesi gerekiyor.

Çeviri: Arzu Çevikalp

Babıalide Sinema

Yazar:

Bookmark and Share

Günümüz Türk sinemasının gelindiği noktayı daha iyi anlamanın en sağlıklı yollardan biri tarihini bilmektir. Sinemanın Türkiye’ye gelişi, ilk filmler ve özellikleri, filmlerin çekilirken karşılaştıkları zorluklar, kullanılan teknikler, oyunculuklar, yönetmenler, sinemanın sosyal hayata yansıması, sinema devlet ilişkileri, sinemayla Türkiye gelen yabancı kültürler ve süreç içerisindeki değişimler günümüz sinemasını anlamayı kolaylaştıracaktır. Ayrıca sinema seyircisinin niceliği ve niteliği gibi konularda da fazlasıyla bilgi sahibi olunacaktır.

Sinema tarihi maalesef herkesin ilgi duyacağı bir alan değildir. Sinema tarihi özel bir ilgi ve merak istiyor. Hele tarih kronolojik bir sıralama ve bilgi ağırlıklı ise okumak bazen işkence haline gelebiliyor. Tarihi sevmeyen bir toplum olduğumuzu düşünürsek, sinema tarihini zevkli bir okuma haline getirmenin arayışları yapılmalıdır. Sinema tarihi gerçeklerinden kopmadan, deneme ve öyküsel bir tarzla yazılmalıdır. O zaman merak uyandıracaktır. Sinema tarihi parça parça ama tekrardan ve bilgi kaygısı içine girmeden bir didaktik aktarımı olmalıdır…

Herkesin, her gün film izlediği bir zamanda sinemanın kendisine dair merak olmaması kötü bir durumdur. Sinema hala bir eğlence ve zaman tüketmenin bir aracı olarak algılanıyor. Bu algıyı kırmanın yolu halkın seviyesine uygun ürünlerin vermesiyle ancak olur. Bu ürünler olay merkezli bir anlayışla hazırlanmalıdır ki okunma kolaylığı olsun.

Türk sinema tarihinin ilk dönemlerine ait kaynaklar az olması ilk dönemler hakkındaki bilgileri sınırlamaktadır. Dönemlerin resmi belgeleri, gazeteler, dergiler ve anılardan elde edilen bilgilerden oluşan sinema tarihi kaynak sıkıntısının yanında önemli bir eksiği daha vardır. bu önemli eksik sinemanın topluma yansıması, kültürümüzün sinemaya yansımasına yönelik araştırmalardır. Maalesef sinemanın toplumda yarattığı değişim ve etkilerin psikolojik, sosyolojik ve siyasi araştırmaları yok gibidir. Sinema tarihimiz hep batı eksenli bir izahatla yapılmaya çalışılmaktadır. Bazı sözde aydın veya entellerin tekeline giren sinema sonrasında da bunların etkileriyle şekillenerek günümüze gelmiştir. Bu anlayışın artık yıkılma zamanı geldi. Bu anlayışı yıkmak içinde sinema tarihimiz ve seyircimiz iyi bilinmelidir.


Belki bu anlayışla tam anlamıyla hareket edilmese Ali Özuyar, Osmanlının ve Cumhuriyet dönemine ait sinemaya dair makalelerinden oluşan Babıâli’de Sinema kitabı klasik sinema yazılarına benzemiyor. Özuyar kişisel yorumlardan çok belgelere dayandırdığı çalışmasında olaylar üzerinden sinema bilgisini vermektedir. Dönemin ilginç ve merak uyandıran olaylar değinen Özuyar, akıcı ve sürükleyici bir çalışmaya imza atmış. Bize ait olandan yola çıkarak yine bize ait olanla devam edip, sonuca gitmiştir. Kitabı anlaşılmaz entel kalıplardan uzak bir üslupla ele alınmıştır.

Kitap; Babıali’de Sinema, Cumhuriyetin İlk Yıllarında Sinema, Osmanlıca Sinema Yayınları ve Bir Propaganda Aracı Olarak Sinema diye dört bölümden oluşuyor. İlk üç bölüm kendi içerisinde bütünlük olsa da “Bir Propaganda Aracı Olarak Sinema” bölümü Ermenilerin, Ermeni soykırımı üzerine çevirdiği filmlere değinmekle kitap amacından uzaklaşmasına neden olmuştur. Bu hata da kitabımın makalelerden oluşmasın neden olmuştur. Yazar yazdığı makalelerin dergi ve gazete köşelerinde kaybolmasına gönlü razı olmamış ki kitaba almış.

Yukarda da belirttiğimiz gibi kitap makalelerden oluşuyor. Ve makale mantığına uygun olarak Özuyar, kaynaklarının orijinal Osmanlıca metinlerini bölümlere eklemiştir. Özellikle resmi belgeler, haberleşmeler, gazete ve dergilerdeki orijinal metinler olduğu gibi eklenmiş. Kaynaklar gösteriyor ki Özuyar, emek ve özveri isteyen bir araştırmanın sonucunda belgeler ulaşmış. Bir araştırmacı göreviyle belgeleri okuyucusuyla paylaşmış. Keşke kitap makalelerden değil de bir kitap mantığıyla yazılsaydı.

O zaman bir bütünlük olacağı gibi birçok bilinmeyene de kapı aralardı. Kitap da çok özgün ve güzel konulara temas etse de bizce önemli ve az bilinen iki konuya değinmekle yetineceğiz.

Birincisi; Atatürk ve sinemayla ilgilidir. Bugün Atatürk’e dair birçok konu tartışılırken ve tartışmaya açılmaya çalışılırken Atatürk’ün sinema yönü dair düşünceleri, sinema gidip gitmediği, gittiyse hangi filmlere gitti, neler düşündü neler hissetti gibi konulara değinilmemektedir. Özuyar, İzmir İktisat Kongresi’nde sinemaya değinilmesi, Atatürk’ün gittiği filmler ve sinema salonlarına, hangi filmlerde güldüğünü, hangilerinde hüzünlendiğini aktarmaktadır.

Diğeri konu ise, itilaf devletlerin sinemayı kullanarak güney bölgelerinde casusluk yaptıklarıdır. Ve Osmanlı’nın bu konudaki hassasiyeti ve olaya yaklaşımı belgelerle verilmektedir.  Bu iki konun detayını okuyucuların eline kitabı alıp, öğrenmesine bırakıyoruz.

Babıâli’nin sinemaya bakışını, ilk sansür, ilk filmler ve içerikleri, sinemanın ve ilk filmlerin toplumda yarattığı etkileri ve ilk dönemlerde çıkan sinema dergilerini, gazeteleri gibi nice önemli konuyu zevk ve merak duygularıyla okumak isterseniz Babıâli’de Sinema beklentilerinizi yarım kalmış güzel bir yemek tadıyla verecektir.

Kitap: Babıâli’de Sinema

Yazar: Ali Özuyar

Yayınevi: İzdüşüm

Baskı: I. Baskı, Şubat 2004, İstanbul, 136 sayfa

Osman Tatlı

suskunsinemayazilari@hotmail.com

David Lynch: Kayıp Otoban (Lost Highway)

Yazar:

Bookmark and Share
2.1.1-Kayıp Otoban’daki Post-modernizm

Modernizm, modern dünyayı oluşturan kavramların hepsine verilen isimdir. Modern dünyayı oluşturan bireyselleşme, sekülerleşme, endüstrileşme kültürel farklılıkların bütün bir hegamonik düzen içerisinde yönetilmesi, kentleşmenin üst düzeye çıkması, rasyonel düzenin metalar dünyası üzerinden yönetilmesi gibi süreçlerin hepsini modernleşmenin alt başlıkları olarak toplayabiliriz. Modernleşme tüm bu tanımların aynı zamanda birçok alanda değişimini de barındırır (endüstrileşmeyle beraber kapitalist kültür) kadın-erkek ayrımının yakınlaşması(kadın üzerindeki ataerkil baskının şekil değiştirmesi), din ve kültürel farklılıkların değişimi(üst çizgide ise küresel ve baskın kültür denetim mekanizmaları ile denetimi) bunlardan bazıları olarak sayılabilir.

Bazı yazar ve filozoflar modernleşme sonrasını post-modernizm olarak belirlerken, modernizm ve post-modernizm arasındaki ayrımı da vurgular. Yani modernzimin post-modernizmden ayrı dönemler olduğu işaret edilir. Bu fikre katılmayan düşünürler ise post-modernizmin ayrı bir dönem değil, modernizmin yoğunlaştırılmış hali olduğunu ifade eder.

Post-modern teori kitabında, modernizm modern çağın sanat hareketlerini (izlenimcilik, l’ar de art-sanat sanat içindir düşüncesi, dışavurumculuk, gerçeküstücülük ve diğer avant-garde hareketleri betimlemek için kullanıldığı ifade edilir. Bu biçimler ise Robert Venturi mimarisini ve Philip Johnsonun mimarisini de, John Cage’in müzikal deneylerini, Warhol ve Rausshenberg’in sanatını, Pynchan ve Ballard’ın romanlarını, Blade Runner ve Blue Velvet filmlerini içerir.

Yeni post-modern toplum, post-endüstriyel toplumdur. İnsanların düşüncesi de ‘ya hep, ya hiç’ üzerindendir. Bu da tüketimin artmasına neden olur. Frankfurt ekolü aydınları da buna paralel olarak, kültürün metalaştırılmasından bahsetmiştir. Kültür de toplumun mevcudiyetlerinden biri olarak endüstriyel bir ürünler dünyasına dönüştürülmüştür.

Mills’in post-modern teoride söylediği gibi post-modern hayat ‘neşeli robotlar’ın hayatıdır.Artan köleliği pekala arzulayabilecek,köleliği seve seve kabul edebilecek ‘neşeli robotlar’dan oluşan bir toplumsal hayat düzenidir söz edilen… Smith’in bahsettiği liberal ekonomik düzende uzlaşım sağlayabilecek robotlar dünyası arzularını da benzerleştirmiş, aynılaştırmış(identificatıon) hatta merkezileştirmiştir.(centrificatıon)

Post-modernizmin, modernizmin soğuk ve ticari tavrına bir karşı çıkış olduğunu da savunanlar vardır. Bu savunu daha çok modernizme eklektik, alıntılama kavramlarının iliştirilmesi ile ortaya çıkan post-modernizm kavramıdır. Bu kavramlar aynı zamanda post-modernizm için nihilist yaklaşımların da bir eğilim olmasına neden olur. Sanatın tüm alanlarında, resim, mimari, edebiyat, tiyatro ve sinema da nihilizme yakın yanlar beslenmektedir. Post-modern çağ, Bell’e göre kültürel hedonizmi, toplumsal özdeşimi ve itaat eksikliğini, narsizmi, statü uğruna rekabete girmeyi boş verme fikrini kalıcılaştırmaktadır. Dolayısıyla modernist başkaldırıların gündelik hayata uygulanmasının, isyankar, hiper-bireyselci, hedonistik hayat tarzının son raddesine kadar yaşanmasının da bir ürünü olan post-modern hayat kendini dayatmaktadır.

Bu çalışma uyarınca üzerinde durduğumuz kültürel anlamdaki post-modernizm haz alma ilkesine göre karşılığını bulmaktadır. İnsanlar gündelik hayatlarını rekabet etmekten çok bireysel hayatlarında en haz alacakları anlarla doldurmaktadır. Bu da tüketim dünyasının beslenmesine ve boş vermişlikle dolu bir hayat düzlemini de yaratır. Filmlerin dünyası ile bağlantı kurarsak son yıllarda en dikkat çekici filmlerden birisi olan Avatar filminden örnek verebiliriz. Avatar filmi, görsel hazlar dünyası oluşturacak kadar katmanlıdır. Zihinsel bir hipnotize seyirci açısından doygun bir şekilde yaşanmıştır, seyretme etkinliği yabancılaştırma efektleri olarak bilinen konunun kendisinin değil yabancılaştırma öğelerinin kullanılması olarak okunabilir. Seyirci belli bir tekrardan sonra narkotik etkisi oluşturduğu araştırılan bu film aracılığı ile tekno-fobik bir düzleme çekilmiştir. Üstelik bu filmin yapım aşamasında kullanılan ileri teknolojik görüntü teknikleri ile kontrast oluşturmaktadır. Oyunculardan çok animasyonları rol yapmıştır fakat insanlar daha iyi ve daha sade bir ilkel komünal düzene çağrılmıştır, bu da bir zıtlık sayılabilir. Dahası insanlar ilkel bir düzende komün olarak liderler aracılığı ile mutlu olabileceklerini hissetmiştir. Filmi bir düşünce etkinliği olarak da düşünebiliriz ve Avatar şaman kültürünün törenleri ve hint mitolojisinin desteği ile modern insanı yanılsamalı bir evrende ‘daha iyi bir hayat’ için rüyamsı bir şekilde yanılsamalar dünyasındaki yapay bir katharsistir.

Efektler filmler açısından yeni dünyanın yalan cennetini yaratmak için kullanılır. Seyirci Avatar re filminden çıktığında cennet için bir fikre sahip değildir ama cenneti yaşamış gibi olmaktan mutludur. Post-modern mimari resim anlayışı Avatar’ın temel malzemelerindendir, eski anlatılar, mitolojik hikâyeler filmin dünyasını büyülü kılmıştır. Ne var ki, bu filmin düzlemi yeni ve daha insani bir hayat için –mış gibi yapmaktan öte bir felsefeye sahip değildir.

Post-modernizmin evrelerine dönecek olursak bu post-yapısalcılığın gelişimiyle paraleldir. Yapısalcı çalışmaları yapısalcı dilbilim evreleri ile geliştirildiği bu süreçten önemli düşünsel sahneler Fransa’da gelişmiştir. Marksizm, varoluşçuluk, fenomonoloji bu gelişim süreçlerinde önemli etkiler oluştururken, Lacan’ın psikanaliz söylemleri bu fikirlerin geliştirilmesi açısından zenginleştirici bir süreci meydana getirmiştir. Özne özellikle dil süreçleri açısından bağlantı kurulacak bir noktada durmaktadır, söz ise dil sistemi tarafından belirlenmiştir. Bu da semiyolojinin önem kazanmasına neden olur. Ne var ki, Tarkovski ve Kieslowski gibi usta yönetmenler tarafından filmlerin okumasının göstergeler üzerinden olmasının kısıtlayıcı olacağı fikri de üzerinde durulması gereken bir fikirdir. Kieslowski bu konuda: ‘Amaç içimizde olanı yakalamak. Ama bunu filme çekmenin imkanı yok. Buna sadece yaklaşabiliriz. Edebiyat için bu çok uygun bir konu. İçimizdekini tanımlamayı başarmış, birkaç yüz kitap vardır. Camus böyle kitaplar yazmıştır, Dostoyevski de, Faulkner ve Kafka’da..

Edebiyat bunu başarıyor ama sinema başaramıyor. Başaramıyor çünkü gerekli araçlara sahip değil. Yeterince muğlâk değil, bunla birlikte açık olduğunda bile belirsiz. Örneğin bir süt şişesini bir sahnede kullandığımda biri çıkıp benim hiç aklıma gelmeyen sonuçlara varıyor. Benim için bir şişe süt sadece bir şişe süttür. Süt döküldüğünde ise bu sadece sütün döküldüğü anlamına gelir. Bu dünyanın parçalandığı, sütün annesi vakitsiz öldüğü için çocuğun içemeyeceği anne sütünü simgelediği anlamına gelmez. Bir şişe dökülmüş süt, bir şişe dökülmüş süttür. Ve sinema da budur. Ne yazık ki, başka bir anlamı da yoktur.’

Bu yönetmenin aynı zamanda semiyolojik bir okuma açısının filmler açısından çoğu zaman gereksiz olduğu fikrine de inandığını göstermektedir. Yönetmenin oluşturduğu anlam film açısından yalnızca gösterdiği durumdur fikri, bazı yönetmenler açısından psikanalatik açıdan olan yaklaşımın çoğu zaman anlamsız olduğu fikri ile paralellik taşır. Soyutlamaya çok yer olmadığı fikri de…

David Lynch’in filmleri post-modernist açıdan incelenirse yabancılaştırma düzlemlerinin çok sakin görünen her yerde olduğu fikrini de barındırır. Blue Velvet filmi, sakin görünen bir kasaba düzleminin birdenbire bir başka düzleme, cinsel taciz, şiddet, müstehcenlikle dolu bir evrene geçişidir. Lynch Blue Velvet ve diğer filmlerinde sakinliğin altında yatan gerilim unsurlarını bir araya getirmektedir.

Bu gerilim unsurları öncelikli olarak ressam olmasından kaynaklanan öğelerle donatılır. Hopper resimlerinde olduğu gibi, Lynch filmlerinde de dışlaştırma/yabancılaştırma efektleri bulunur. Zizek ise Hopper resimleri ile David Lynch’in yabancılaştırma efektleri arasındaki farkın modernizmle post-modernizm arasındaki fark olduğunu söyler.’ Hopper gündelik sıradan sahneleri yabancılaştırır, resimlerinde tek başına durmuş, açık pencerelerden mavi göğü seyreden ya da gece vakti bir barda ya da gri bir ofiste bir masanın başında oturan kişiler modern varoluşsal bir angst’ın figürasyonları olmak üzere töz değiştirmiştir.Yalnızlık ve iletişim kurma beceriksizliği gösterirler.Buna karşın gündelik yaşamın yabancılaştırılması Lynch açısından büyülü bir kurtarıcı niteliğindedir.’Burada gündelik olanın yabancılaştırılması ile yabancılaştırmanın büyüleyici bir öğe olarak kullanılması arasındaki farkın altı çizilmektedir.

2.1.1.a-Hopper resimleri ve Kayıp Otoban

Aynı Hopper resimlerinin etkileyiciliği gibi Kayıp otoban’ın gizemli cüce adamının filmin şizofrenik karakteri olan Eddie’le diyalogları sıradan olan diyaloglardan bilemediğimiz bir anlatıma seyredeni sürükler, yine evlerindeki metropol yalnızlığının enerjisi modernizm sonrası esarete de işaret eder. Ed ve karısı İnci küpeli kız resmindeki atmosfer kadar yalnızdır. Bu yalnızlığın dönüştüğü şizofrenik bölünme ise post-modern hayatın sonuçlarıdır.

Yine klostrofobik mekân yaratımı üzerinde durulması gereken öğedir, tüm filmlerinde olduğu gibi kayıp otoban filminde de (özellikle ev içi sahnelerde karı-koca ilişkisi)üzerinden bu düzlemi yaratmaktadır. O kadar bunalırız ki filmin sahnelerinde evin içindeki kadın ya da erkeğin sıkıntısını içimizde hissederiz, varoluşsal bir açıdan yaklaşırsak bu varoluşçu edebiyatta yer alan, bulantı, soluksuzluk varlığından sıkılma durumlarına da işaret eder. Kadın ve erkeğin bir arada bulunamayışı mekânsal yaratımdaki boğuntu duygusu ile birleşir. Mimarinin resimle birleşen yönleri filmdeki kamera açıları ile paralellik taşır. Mesela ilk sahnelerde kameranın açısı ev içi mimarinin boğuntusunu bize tam anlamıyla hissettirir, video kasetleri izledikleri koltuk ise aralarındaki yabancılaşmayı anlatır. Evin içinde herhangi bir yaşama belirtisi yoktur evin düzeni ve dış yapısı post-modern mimarinin filmin çekildiği yıllardakine uygun özelliktedir. Renee’nin değişmeden önce olan kostümleri ruhsal durumuna uygun olarak uzun, vücudunu fazla göstermeyen yani kocası ile cinsel yakınlaşmaya kapalı iken, Alice’e dönüştüğü sahnelerde vücudunu cinsel tahrike kaptırabilecek özelliktedir. Alice’in oto tamirhanesine geldiği sahnedeki bakışı ve çerçeveleme neredeyse bir ressamın fırçasından çıkartılmış bir tablodur. Seyreden açısından bu görsel sahne akıldan çıkması zor bir tablonun içine karışmak gibi varsayılabilir. Aynı Edward Hopper resimlerindeki ‘morning’ ve ‘Carolina morning’ tablolarındaki gibi kadınların gizemli,asil ve seyredeni kendi dünyalarına götüren hallerinde olduğu gibi, filmde de Alice’in gizemli sarışın haline sürükleniriz…

Edward Hopper, resimleriyle birçok sinemacı, ressam ve müzisyene ilham olmuştur. ‘Hopper’ın pek çok çalışmasında insanoğlunun çevreyle olan keskin ilişkisi işlenir. Tıpkı filmlerdeki ya da oyunlardaki sessiz sahneler gibi, Hopper’ın resimlerindeki karakterler de sinemasal bir mekânın içinde gibidir…

‘Hopper’ın eserlerindeki sinemavari geniş kompozisyonlar, ışığın dramatik kullanımı ve karanlık, ressamı film yapımcıları arasında da popüler kıldı. Örneğin, ressamın House by the Railroad isimli resminin, Alfred Hitchcock‘un 1960 yapımı filmi Psycho‘daki eve örnek olduğu söylenir. Terrence Malick’in Days of Heaven isimli filminde kullanılan ev de aynı resimdeki evin etkisi altındadır zirveye ulaşılan bir sahnenin öncesinde ya da sonrasında resmedilmiş gibidirler.

Bu sözler aslında Edward Hopper resimlerinin ilham olma noktasını daha iyi anlatır. Çünkü David Lynch sineması açısından söylersek, filmlerinde ışığın oynayan kişiler ve mekânlarla bağlantı kuracak ama sanki bilinmeyen bir yerlerden süzülür gibi kullanıldığını görürüz. David Lynch filmlerini bir çok çağdaşı sinemacıdan farklı yapan da bu ışığı insanoğlunun dünya hakkındaki düşüncesini ve o an içinde bulunduğu noktayı hissettirebilme duygusuna dair kullanmasıdır. Sadece bir yönetmen değil insanın dünya karşısındaki korku, gizem ve esaret duygularını anlatan bir ressamın seyredene geçen hissidir bu… Kayıp Otobanda izlediğimiz iki kadın da bu bilinmezliğin ışığı ile donatılır, bu sahneleri yine Edward Hopper’in iki resmiyle karşılaştırabiliriz… Edward Hopper resimlerindeki özellikle ‘summer ınterior’ resminde kadının kendi dünyasına kapanışı ve pencereden gelen ışığın sadece bir noktada yansıması ile Kayıp Otoban filmindeki Patrıcıa Arquette’nin oynadığı Renee’nin evin içindeki kendi gizemli karanlığının yalnızca bir abajur tarafından aydınlanışı… Edward Hopper’in iç mekanlardaki kadının yalnızlığına dair anlatımı ve Kayıp Otoban filmindeki Rene’nin duygusunun kesiştiği noktalar etkileyicidir…

2.1.1.b-Edward Hopper resimlerindeki çıplak kadın imgesi ve Kayıp otoban’ın Renee’si

Edward Hopper’ın resimlerinde kadınlar o andan koparılıp başka bir zamana fırlatılmış gibidir. Bu zamansızlığı anlatırken daha çok kent mekânlarını kullanır. Bu kullanımla ilgili New York Resim ve tasarım Fakültesinde resim dersleri aldığı ressam Robert Henri’nin etkisi önemlidir. Kentsel hayata dair gerçekçi resimler kadına dair iç mekân yalnızlığının anlatımını desteklemiştir. İdealist ve gerçekçi bir anlatımı benimser ve bu da kadınlara dair duygunun aktarılışını daha gerçekçi kılar.

Western motel resmindeki kadın kendinden emindir, Edward Hopper resimlerinin temelinde olan keskin çizgilerle ve gerçeğe yakınlığı ile sanki yanı başımızdadır, bavulunu açıp eşyalarını yerleştirmek

üzeredir. Yalnızca koltuğun üzerindeki eşya onun az önce bu otele geldiğini hissettirir, yine de o ana yabancılaşma duygusunu da barındırır. Kadın bulunduğu zamandan dışsallaştırılmıştır da..Bu tabloyu renee’nin mutsuz olduğu her halinden belli olan Kayıp Otoban filminin sahnelerinde de görürüz.

Elinde tuttuğu bardak ya da elbisesinin düşen askısı o anın rastlantsılallığını hissettirirken aynı zamanda o anın dışında bir başka yerde olduğu fikrini de hissettirir. Edward Hopper’in resminde kullanılan andan ve mekandan yabancılaştırma fikri, David Lynch’in kullandığı kamera açısı ve rembrandt ışık kullanımı ile Renee’nin üzerindeki kıyafetin duruşu,kadının uzaklara bakışı gibi ögelerle tamamlanmış ve kadına dair gizemli bir dış bakış büyüleyen bir bakışı da uyandırmıştır…

Buradan noir filmlerdeki kadının imgesine dönersek tekinsiz ve gizemli kadın karesi bu sahnede de mevcuttur. Kadın adamın gizemli celladı gibi görülür kara filmlerde ama gözden kaçırılmaması gereken femme fatale karakterin bir türlü kendi olamayışı ve eril bir ses tarafından yönlendirilmesidir. Kendi olamayışı Simone de Beavoir’e göre şöyle ifade edilir:’Kadın bir sevgili, tanrıça,ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama kendisi olamaz.’ ‘ Kadını kendisi olmaktan alıkoyan başlıca şey onun çok fazla toplumsallaşmış oluşudur. Paz’a göre kadının varlığı gerçekte olduğu ile olmayı düşündüğü varlık arasında ikiye bölünmüştür. Kadının olmayı düşündüğü ya da olmak istediği ‘ben’daha çok toplumsal bir ‘ben’dir. Bu durumda kadın kendini bir varlık olarak değil de, bir başka varlığın uzantısı(nesnesi) ya da ‘öteki’ gibi algılar. (Paz, 1990,s218)

Varoluşçuluk akımı üzerinden yapılan bu okuma Renee karakteri için de geçerlidir, Kayıp Otoban filminde erkek karakter yol şeritlerinin içinde kayboluyor görünse de bu savruluşu yaşayan alt ses kadına aittir. Renee kendisini kocasının paranoyak gözleminin uzantısı olarak tanımlamak zorunda kalmıştır, ikiye bölünmüşlüğü yaşamadan önce yalnızca erkeğin belirlediği sınırlar içinde bu uzantısal figürü tanımlar. Gece seksi kıyafetler giyerken bile ölçülüdür, eve gelen kasetleri alırken kapıya uzun bir sabahlıkla çıkar. Kasetler konusunda bilgi almaya gelen polis memurlarını bütün vücudunu kaplayan bir elbise ile karşılar, onlarla konuşurken fazla göz göze gelmemeye çalışır.

Kişiliğinin bölündüğü ve Alice’e dönüştüğü sahnelerde ise aynı Edward Hopper’in ‘show gırl’ resmindeki gibi içindeki dişiyi ortaya çıkarır. (1993′te Madonna, Hopper’ın 1941′de çizdiği “Girlie Show” isimli resimden etkilenerek çıktığı dünya turnesinin ismin The Girlie Show koydu. Gösterinin içinde de resmi andıran pek çok öğe vardı..) Kocasının paranoyak gözleminden kurtulur, kendisi olur.

Her patolojik semptomda olduğu gibi paranoyak şüphe gerçek olur ve Alice aynı kocasının şüphelendiği şekilde kendisinden daha genç bir adamla beraber olur. Burada artık toplumsalın istediğini değil kendi iç’ben’in istediğini yaşamaktadır. Yine de büründüğü femme fatale karakterine rağmen bir başka ‘gözlenilen, seyredilen’ konumuna geçer. Bu sefer birlikte olduğu adam tarafından bir porno filmde oynatılmış ve obje olmaktan kurtulamamıştır. Kayıp Otoban filmi kadını özgürleştiriyor gibi görünse de aynı gerçekte olduğu gibi tam anlamıyla erkeğin dış bakışından kurtulmasına gerçekçi bir biçimde izin vermemiştir.

Tam anlamıyla kendi olmasına izin verilmeyen ‘femme fatale’ karakteri için noir filmlerdeki bir diğer öge gerçekçilik ögesini oluşturan birincil iç sesin eril olmasıdır. Kayıp otoban filmindeki erkek karakter gözleyen ve paranoyak kuşkusunun doğru olduğunu da ispat eden Fred’in sesidir. Fred filmin sonuna kadar Renee’yi gözlemiştir, sonunda gerçekten de bir ihanet olduğu ya da paranoid bir rüya olduğu gösterilmiştir.Tüm bu durumlar ve gerilimin enerjisi yanan ev metaforu ile desteklenir, yine Edward Hopper resimlerinden çıkmış bir ev görüntüsüdür. Aynı zamanda rüya-kabus enerjinin dışa vurumu da bu sayede seyredene (kameralı gözleyene) aktarılır.

David Lynch yarattığı çerçevelerde Kayıp Otoban açısından söylersek ilk bakışta zor ve gizemli bir tabloya bakıyormuş gibi hissetmemizi sağlar aynı duyguları ile paralellik taşıyan Bacon’un tabloları gibi… Aşağıda gördüğümüz resim Bacon’un resmidir ve insan yüzü üzerinden soyutlama yapılmıştır. İnsanın ruhundaki bölünmeleri hissettiren resim ile kayıp otoban’daki erkek karakterlerin yaşadığı şizoid bölünmeler üzerine düşünülebilir. Ayrıca hayatıyla ilgili şu alıntı ressam olmak için çıktığı yolculuktan ve eğitiminden döndüğünde kendi kişiliğinin oluşması ve filmlerine bu görüntülerin birer yer altı mizanseni gibi katkılar sağladığı öğelerin kökenlerini de anlatmaktadır: ‘Virginia’nın Alexandria kasabasında çeşitli işler deneyen ancak hiçbirinde tutunamayan Lynch, en sonunda Pensilvanya’da ki Güzel Sanatlar Akademisi’ne yazılmış ve de akademide ki günleri Lynch tarzının oluşmasında büyük rol oynamıştır. Bu dönemde yaşadığı evin bulunduğu bölge de son derece ilginç bir atmosfere sahipmiş. “Kaldığım ev bir morgun karşı sokağındaydı. Hemen yanındaysa küçük bir lokanta vardı. Bu bölgenin yansıttığı harika bir ruh hali vardı. Fabrikalar, duman, küçük lokantalar, demiryolları, görebileceğiniz en garip karakterler ve en karanlık geceler. İnsanların yüzlerine kazınmış hikâyeleri vardır. Morg’dan hamburgerciye doğru giderken son derece güçlü imgelerle karşılaşırdım; yara bantlarıyla tutturulmuş perdeler, kırık pencereleri kapatmak için tıkıştırılmış bez parçaları…”

2.1.1.c-Bacon’un bilim düşüncesi:Novum Organum ve bir resmi ile Kayıp Otoban karesi

“İnsan, doğanın yöneticisi ve yorumcusu olarak, doğa düzeni üzerindeki gözlemlerinin izin verdiği kadar eylemde bulunabilir ve nedenleri anlayabilir. Daha ötesini ne bilir, ne de bilebilir.” Hiç kuşkusuz, Novum Organum’un bu cümleleri Bacon’un görüşlerini, deneyselciliğini, gözlemciliğini ve insan ile doğaya bakış açısını güzel bir şekilde özetlemektedir. Eserin adından da fark edilebileceği gibi, karşımızda yeni bir Organon vardır, Aristo’ya ve eski yöntemlere karşı, yeni bir yöntem, yeni bir bilim ve mantık sistemi.

Bacon’un bu düşüncesi aynı zamanda filmlerinde gerçek ve tek bir anlamdan bahsedilemeyeceğini söyleyen David Lynch’in düşüncesine yakındır, o da aynı Bacon gibi yeni yöntemlerle bir çok anlama açık çalışmalar meydana getirmiştir.

-Tortu olarak beden isimli resim,T.Gericault

İdam edildikten sonrada yine Bicetre’ye, bu defada teşrih için gönderiliyordu bu insanların cesetleri. Gericault, tıpkı yüzyılımızda Bacon ve Soutine’in yaptıkları gibi, çürümekten dolayı görsel ve kokusal olarak dayanılmaz hale gelinceye kadar atölyesinde tutuyordu vücut kalıntılarını… Bu iki resim ve Kayıp Otoban’ın iki mutsuz karakterlerinin koltukta oturuşları arasında duygusal atmosfer olarak ortaklıklar bulunur.

Konu açısından olduğu kadar teknik olarak da perfeksiyon ile rastlantısallığı birleştirmedeki üstünlüğü ile tanınan ressam Bacon bu tablosu ile kayıp Otoban’ın ilk sahnelerinde talihsiz ve karşılıksız olarak yaşadığı aşkına karşılık bulamayan Fred isimli erkek karakterin paranoyaya yakın duruşunu anımsatmaktadır.

Francis Bacon tablolarında sürrealizm ve ekspresyonizmin etkileri görülür.Bazı sanat eleştirmenlerine göre ilk eserlerinden sonra girdiği olgunluk dönemi eserlerinde Picasso’nun etkisinde sürrealist çalışmalar meydana getirmiştir.Çalışmalarında şiddetin doğal haline gerçekçi şekilde yaklaştığı ve dramatik anlatıma uygun ve güçlü anlatımlar ortaya koyduğu ifade edilir.Şiddeti ve duygusal atmosferi anlattığı en iyi resimlerinden bir tanesi de İsa’nın çarmıha gerilmesini sürrealist bir dille anlattığı resmidir.Bu resmin başka bir ressamın yaptığı resmin sürrealistik bir yansıması olduğu yine sanat eleştirmenlerinin iddia ettiği düşüncedir…Mortimer’in (1945)bu resimle ilgili tarifi :’Devekuşu boyunları ve kafa düğmesi’dir.

1 -Three Studies for Figures at the Base of a Crucifixion ,2-Grünewald The Mocking of Christ (1503), 3-Pablo Picasso An Anatomy: Three Women 1933

Blue Velvet filminden bir sahne ile Bacon’un arka fonu portakal rengi olan resmi arasında ortak noktalar bulunabilir. En önemli ortaklık şiddet duygusudur, bu Blue Velvet’in söz konusu sahnesinde estetize edilmiş şiddet duygusu ile kadının sanki şiddete alışmış halinin karmaşasını anlatırken Bacon’un resminde Degas’ın resminden esinlendiği ilham edilen kadının kurban rolünün sürrealist yorumu sayılabilir. Kadının kurban olarak vücuduna verdiği hareket filmin sahnesinde kabullenmişiliği gösterir, Bacon’un resminde ise daha felsefi anlamlar yüklüdür. Çarmıha gerilme ile ilgili adımları anlatan bir resimdir, insanın kurban olduğunda olabileceği şekilleri anlatır. Varoluşçuluk felsefesinden etkilenir. Bacon’un resmi şiddetle ilgili insanın yaşayabileceği adımları anlatır, ruhsal olarak insan ruhunun ve egosunun ters yüz olacağına da vurgu olabilir. David lynch’in Blue Velvet filmindeki sahnede ise kurbanın sahibine verdiği şiddete alışkın hatta şiddete artık estetik şekilde cevap verişin bir anı vardır… İki resimde basit bir okuma ile şiddet vardır fakat David Lynch Bacon resimlerinde soyut bir dille anlatılan şiddet ve insan vücudundaki etrkileri üzerine olan duygusal atmosferden etkilenmiştir. Resimdeki portakal fon duyguyu güçlendirir, Blue Velvet filmindeki şiddet ve cinsellik sahnelerinde kullanılan ışıkta genelde portakal rengi bir ışıktır. Kırmızı çok belirgindir, mavi şiddetle ilgili sahne yaratımı için fazla soğuktur, bu renk ışığın seçimi resmi bilen bir yönetmen açısından belirleyici ve ortaya çıkarıcıdır…

Three Studies for Figures at the Base of Crucifixion

Phenomena of Materialisation (Harrison 2005, 40).

Bacon’un en güzel resimlerinden birisi olan The Estate of Francis Bacon , Head adlı tablosudur

Ve dikkatli bir gözle Elephant Man’in filmdeki karakterlerine benzerliği görülebilir. Bu resmin Deleuze tarafından yorumlanması, yalnızlık ve dış dünyanın şiddetine karşı kendisini stres altında hisseden bir yüzün resmi olarak okunuşudur. Şiddet içeren bir duygu ile bir kapsülün içinde hareketsizliğe mahkum bir insan yüzünün tarifi olarak yorumladığı resim için Deleuze’ın bu bakış açısı dikkat çekicidir. Resimde insan yüzündeki buruna dikkat çekilmiş ve insan hayatının burun deliğinin içine hayvani bir şekilde monte edilmesi fikri resim felsefesindeki açılımlardandır. Bu tez, Bataile’in 1930 yılındaki düşüncelerinden birisidir. İnsanın hareketsizliği ve sıkışıp kalmışlığına da vurgu yapabilen bu resim ve Elephant man’in karesi arasındaki ortaklıklar insan duygusuna dair varoluşsal durumlara ait de ipuçları verir …

Head(F.Bacon),ELEPHANT MAN

Elephant man’de dış dünyadan gördüğü şiddete karşı kendisini korumaya çalışır, kendisinin bir yaratık olduğuna inanır aynı Head resmindeki gibi kasılıp kalmış hayvani bir ruh gibi resmedilmektedir.

Eylem Özcimen Tufan

Cinayet Profili

Yazar:

Bookmark and Share

Ölüm her zaman korkulu rüyamızdır. Hatta korkulu rüya görmemizden de ötedir. [Read more...]

Medya Ve Tarafsızlık İlişkisi

Yazar:

Bookmark and Share

MEDYA VE TARAFSIZLIK İLİŞKİSİNİN DÖRDÜNCÜ KUVVET ÜZERİNDEN DEĞERLENDİRİLMESİ

1.  GİRİŞ

Küreselleşme, dünya insanının toplumsal, kültürel ve ekonomik alanlarda birbirleriyle yoğun bir iletişim ve etkileşim sürecine girmelerinin kaçınılmaz olduğunu anlatmakla birlikte, söz konusu alanlardaki değişime yönelik söylem farklılıklarının da zeminini hazırlamıştır. 1980 sonrası dönemde birçok ülkeyi derinden etkileyen 1990′ların anahtar sözcüklerinden biri olan küreselleşme olgusunun 20. Yüzyıl’ın özellikle son dönemlerinde hızlı bir trend yakalaması ve “insana dair” olması birçok noktayla birlikte “yurttaş” kavramını da kenara bırakmış, “dünyalı” gözü ile bakabilmeyi gerekli ve zorunlu kılmıştır. Küreselleşme, deyim yerindeyse “uzakları yakın” etmiştir. Ve kitle iletişim araçlarının işlevi böylelikle büyük önem kazanmıştır.

[Read more...]

Medya Ürün Piyasası

Yazar:

Bookmark and Share

MEDYA ÜRÜN PİYASASI: ARZ VE TALEP DENGESİ 

Sanayi devrimiyle ortaya çıkan büyük ölçekli üretim birimlerinin oluşumu, birkaç firmanın fiyatı etkilemeyeceği şeklindeki tam rekabet varsayımının geçerliliğini tartışılır hale getirmiştir. Gerçek hayatta, imalat sanayinin bazı alt sektörlerinde piyasa arzı büyük ölçekli firmalar tarafından denetlenmeye başlanmıştır. Böylece piyasa gücü, belirli firmaların elinde tutulmaya başlanmıştır. Piyasada pek çok firmanın varlığına karşın, piyasa arzının büyük ölçekli ve güçlü firmalar tarafından denetlenmesi literatürde “Endüstriyel Ekonomi” olarak adlandırılan bir inceleme ve araştırma alanının doğmasına yol açmıştır. Endüstriyel ekonomi bazı iktisatçılar tarafından iktisadın yeni bir dalı olarak görülmüştür. Ancak diğer bazı iktisatçılara göre ise, endüstriyel ekonominin büyük ölçüde mikroiktisat teorisine dayandığı ve İktisat teorisinin doğal gelişim sürecinin bir uzantısı olduğu kabul edilmektedir. Endüstriyel ekonominin gerçek hayatta yaşanan iktisadi olaylara getirdiği çözüm, yine fiyat mekanizmasıdır. (Bal, Şengök, 1998:1).

  [Read more...]

Türkiye’de Düşünce Ve İfade Özgürlüğü

Yazar:

Bookmark and Share

TÜRKİYE’DE DÜŞÜNCE VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜNÜN AB VE UYUM ÇALIŞMALARI ÇERÇEVESİNDE İNCELENMESİ

1.  GİRİŞ

Her eylemin düşünmeyi gerektirmesi gibi her fikir ya da her düşünce de düşünmeyi gerektirir. Bir diğer ifadeyle düşünce, düşünmenin bir ürünüdür. Düşünceyi sözlüklerde şöyle tanımlamışlardır: “Düşünme ediminin içeriği”!. “Düşünme sonucu varılan, düşünmenin ürünü olan görüş, mütalaa, fikir, mülahaza, ide …”ı. O halde düşünmenin ne olduğuna bakalım.” Düşünmenin dış baskı ve yasaklarla sınırlandırılmayışı, bunların etkisinden bağımsız ve yalnızca kendinden sorumlu oluşu…” Bu bir düşünme özgürlüğü tanımı. Peki, “düşünme” nedir? “Duyum ve izlenimlerden, tasarımlardan ayrı olarak, aklın bağımsız ve kendine özgü durumu (eylemi); karşılaştırmalar yapma, ayırma, birleştirme, bağlantıları ve biçimleri kavrama yetisi.” Bir de özgür kelimesinin lügat manasına bakalım: “Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya, şarta bağlı olmayan, serbest hür. (ya da) kendi kendine hareket etme, kavrama, karar verme gücü olan…

[Read more...]

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes