Giriş Kayıt

Centilmen olmak ya da olamamak…

Yazar:

Bookmark and Share

Centilmen (The American)

Filme İsveç’in karlı dağlarında başladık, sonra sıcacık dar sokaklarla dolu, sarı renkli bir kasabaya gittik. Bu filmle ilgili en büyük merakım, şüphesiz yönetmen Anton Corbijn’in ne yapacağı idi… Sessiz sakin kareler bekliyordum, durağanlık bekliyordum. Eh, aradığımı görsel olarak buldum denebilir. Aslında Hollanda’lı bir fotoğrafçı olan Corbijn, son 30 senedir sayısız klibi ile de epey ün salmış durumda. 1980’de Joy Division grubunun solisti Ian Curtis’in intiharı üzerine, merhumun eşi Deborah’ın anılarından yola çıkarak, görsel yetisine işaret eden ilk filmini yapmıştı.(Control) İlk denemesi olmasına rağmen oldukça etkileyici bulunan film Cannes’dan da ödüllerle döndü. Ian gibi bir karakterden kolayca Rock’n Roll filmi yapabilecekken, güzel bir drama çıkaran Corbijn’i bu ikinci filmi çekmeye ne sürükledi bilemiyorum. Son yıllarını gerilim romanları okuyarak geçiren yönetmenin filmi, konu olarak baktığınızda, manen çöküş içinde olan bir adamın, alışılmadık bir atmosferde yaşadıklarını konu alıyor. Film, iyi çekilmiş konu olarak –bana-vasat gelse de, güzel bir film. Hani baştan sona ilgiyle takip ettiren cinsten değil (Mesela yeni vizyona girecek Stone öyle bir film)

Biraz konudan bahsetmek gerekirse,
Suikast planlarının ve saklanmaların arasında yalnız bir hayat geçiren Jack, silah yapma ve adam öldürme konusunda oldukça hünerli bir adamdır. İsveç’deki son görevi umduğundan biraz daha sert sonuçlanınca, karanlık işvereni Larry’e alacağı işin “son görevi” olacağını haber verir ve -emekliliğini deneme- süresinde İtalya’da küçük bir kasabada saklanmaya başlar. Bu süreçte daracık sokaklarla, giderek ölümden uzaklaşan Jack, kasabanın rahibi Benedetto ile arkadaşlık kurar. (Tabii ki her kiralık katil gibi o da Tanrı’yı kaybetmiştir)

Filmde araya sıkıştırılmış gibi duran, ama bir yandan da tam o’nun üzerine konumlandırılmış gibi görünen bir de aşk hikâyesi var. Jack, kasabalı bir fahişe olan Clara ile romantik bir ilişkiye girer. Ona olan ilgisi dikkatini dağıtmakta ve konumunu tehlikeye atmaktadır. Bu romantik oyunlar devam ederken yeni görev gelir: Belçikalı bir kadın, Mathilde, ondan uzun menzilli özel bir silah yapmasını ister.

Clooney’in -biraz da aynı roller mi denk geliyor artık bilemiyorum ama- her yeni filminde, bir öncekindeki karakteri görmeye başladım. Michael Clayton (Avukat) olsun, Ryan Bingham (Aklı Havada) olsun ya da bu son Jack (Centilmen), hep yalnız, tek başına, çevresiyle pek ilişki kuramayan tipler. Tamam, hani hepsi katil değil ama pek özenilecek bir yaşam tarzları da yok. Umarız yeni filminde bu tiplemeden tamamen uzaklaşır.

Son söz olarak, Amerikalı; diyaloglar veya akıcı bir kurgu üzerine kurulmuş bir film değil. Bunalımlı bir modda, gerilimli piyano tınısı eşliğinde akıyor, bu atmosfer, bir tesadüf değil tabii ki, Corbijn’in içinde olmamızı istediği nokta. Bir başka tasarlanan sonuç da filmin sonuyla ilgili… Jack’in akıbetini buradan söylemeyelim ama zaten sizi çok da ilgilendirmeyecek diyebilirim zira yönetmen bize Jack’in (adı o ise eğer) nereden geldiğini, gerçekte kim olduğunu anlatmıyor. Haliyle film boyunca ona olanlar size pek koymuyor.
Her şey bir yana, film bittiğinde bir saat boyunca yemek yemişsiniz ama bir türlü doymamışsınız gibi bir his kalıyor damağınızda…

Simge Üngör

Splice

Yazar:

Bookmark and Share

ETİKLİK VE ERKEĞİN DERİNLİKLERİ ÜZERİNE BİR SCI-FI

Cube, Paris I love You ve Cypher filmlerinin yazar ve yönetmeni Vincenzo Natali, Splice ile bizi yine bilim-kurgunun ürkütücü, soğuk ve ölümcül koridorlarında bizi gezdirmeyi başarmış diyebilirim. Karşımızda bir şaheser durmuyor olabilir, hiç sorun değil ama Splice zeki bir film ve zekice çekilmiş kesinlikle. Düşük bütçesine göre günümüze yakışır bir teknolojisi var. Olaya sadece peş peşe gelen kareler olarak bakarsak, evet, bu filmi sevmememiz için pek çok neden çıkacaktır ama bu tip filmlere damak tadı alışkın olanlar Splice’ın o farklı atmosferine girdiğinde çok değişik duygular, eminim ki, hissedecektir.

Genç yaşlarına rağmen dünyanın kendilerinden çok şey beklediği genetik mühendis olan çift, Clive ve Elsa, farklı hayvanların DNA’larını eşleyerek, sağlıklı yaşayan yeni canlılar elde etmeyi başarmış ama bu başarının bununla da sınırlı kalmayıp insanlarla da yapılmasını istemektedirler. Etik olup olmadığı sorgulanan bu düşünceler, çiftimizin kafasında bir kere yer ettiğine göre, laboratuarın gizli köşelerinde operasyona tabii tutularak gerçekleşir ve sonuç başarılıdır. Ellerinde çok hızlı gelişen, insana benzeyen ama bir tarafı da hayvansı olan bir canlı vardır. Bu hibrid tüm dünyayı ve daha sonra da çiftimizin dünyasını değiştirecektir. Her filmde olduğu gibi “sorunlar” olayları geliştirir.

YARATIK MI İNSANDAN ÇIKAR, İNSAN MI YARATIKTAN…?

Konu günümüze çok uzak bir konu değil. DNA’nın gizemi günden güne çözüldükçe etik mi değil mi tartışmaları kulağınıza geliyordur ve henüz bir üretimin olmamış olması, olmayacağı anlamına gelmiyor. Vincenzo, zekâsını burada devreye sokup bu çok zor işlemi çok kolaymış gibi gösterip, asıl zorluğun daha sonra yaşanacağını bizlere anlatmaya çalışmış. Elbette Vincenzo’nun diğer filmlerine aşinaysanız, bu filmin de çok masum bir film olmadığının bilincindesinizdir. Gerçekten rahatsız edici sahneler var. Özellikle seks sahneleri bir hayli tartışılabilinir düzeyde. Ama bunlar bile günümüz insanının bilinçaltında ne kadar hayvan olduğunu anlatan metaforlarla süslü. İnsan üremekten (üretmekten) büyük bir keyif alır, ona karşı büyük bir sevgi besler ama üreyince de (üretince de) karşısındakini tıpkı bir mal ve bir  “proje” gibi yontmayı, şekillendirmeyi, bir ton kurallar silsilesi içinde de sağlıklı düşünmesini, gerektiğinde cezalandırmayı hatta hayat kendisini becerdiğinde bile buna kılıf uydurabileceğini çok farklı motiflerle izleyebiliyoruz. Bu bakımından filmin altındaki büyüyen fikri beğendiğimi söyleyebilirim. Ama daha yukarılara çıkınca, sonuçta bir filmin ve “güzel” olması için de kaymağının da iyi olması gerekiyor.

Oyunculuk bakımından Splice çok kısır. Adrien Brody ve Sarah Polley sanki boş zamanlarında bu filme destek olmuş gibi oynamışlar. Zaten ikisi hiç çift gibi durmuyorlar. Filmin dramatik yapısına göre bizim bu çifti beğenmemiz, sevmemiz gerekiyor ama çiftimiz bu sorunu daha kendi aralarında halledememişler. Bu da filmin genelinde soğuk bir hava esmesine neden olmuş. Yan karakterler oldukça silik ve karakterlerimizi tanıyamadan film bitiyor. Tamam, bu bir tercih olabilir, karakterlerin sadece o dönemdeki ruh hallerine tanık olabiliriz, bunlara dayanarak geçmişlerini tahmin etmeye çalışırız, ama işin bu kısmı bize bırakılsaydı. Vincenzo öyle yapmamış, örneğin Elsa’nın geçmişiyle ilgili pek çok detayla karşılaşıyoruz ama bunlar bir amaca hizmet etmediği gibi tam olarak da ne demek istediğini anlatamıyor. Ayrıca Splice’ın temel fikirleri daha The Cube zamanında atılmış. Yani yapım aşamasına kadar bir 10 yıl geçmiş ama filmde bu enerjiyi hissedemiyoruz. Alelacele yazılıp çekilmişlik hissi aldım ben bolca.  Sci-fi tarafı başarılı olsa da, içindeki dramatik yapının sorunlu olması, senaryo gedikleriyle birleşince iyi bir film olma şansını kaçırıyor Splice mainstream arenada sonuçta. Ama dediğim gibi, bu tip sci-fi filmleri, arıza düşünceleri, aykırı fantezileri, heybetli şiddeti ve “ule bu nasıl bilgisayar efekti böyleee” dedirten minimalist CGI’ları seviyorsanız, iyi bir haftasonu filmi Splice.

Volkan Turan

George Lucas in Love

Yazar:

Bookmark and Share

Dünyanın en çok kazanan yazar ve yönetmenlerinden biri olan George Lucas’ı sevmeyen var mıdır bilemiyorum ama benim de sık sık kafama takılır: “Acaba bu adam ne çekti de Star Wars gibi bir yapıt çıkarabildi.” diye. Cevap elbette ki; “ilham” ama Nereden ve Nasıl? soruları peşinden gelir hemen. Joe Nussbaum 1999 yılında bu sorunun cevaplarını çok iyi veren, harika bir parodi çekerek pek çok ödülü evinin rafına taşıdı. (gerçi daha sonra 2006’da American Pie Presents The Naked Mile çekerek içine etti, ama o ayrı).

Shakspeare in Love’dan esinlenilen film, G. Lucas’ın 1969’da nerelerden, kimlerden, ne şekilde yola çıkarak Star Wars evreninin temellerini attığını anlatıyor. Bunu da çok güzel bir dille, oldukça komik sahnelerle anlatmayı başarıyor. Ben ekstra olarak müzikleri de çok beğendiğimi belirteyim. Gerçekten de Star Wars’un günlük hayatımızda aslında nerede durduğunu ve ilham denilen şeye ne kadar zor ulaşıldığı (veya ilhamın insana ulaşması) Shekspeare in Love-ca görmek kısa filmler arasında sık karşılaştığımız bir durum değil. Üzerinden 10 yıl geçmiş olsa da, gözden kaçmış bir film olabileceğini düşündüm, sizlerle paylaştım. Son hatırlatmam da, filmi birkaç kere seyredin çünkü her bir karede Star Wars’a referanslar verilmiş. Bunları keşfetmek bile büyük keyif.

Volkan Turan

Hot Tub Time Machine

Yazar:

Bookmark and Share

I WANNA ROCK! ROCK!

Kim ne derse desin 80’ler güzeldi. Müzikleri, filmleri, gündemi, kadınları, o gün için modası, insanların rahat takılması, yetişme tarzları… 80’ler güzeldi güzel olmasına ama 2010’da da hala kafa olarak 80’lerde yaşayan insanlar hiç mi hiç güzel değil bence. Yani biteli 20 sene olmuş ama kulağından hala Hair Rock grupları düşmüyorsa, Glam’ciler gibi giyiniyorsan, sex, drugs & rock’n roll hell yeah diye balta sapı gibi geziyorsan, kusuruma bakma ama seni 80’lere ışınlamak lazım. Belki böylece şu andaki durumundan vazgeçersin. En azından Hot Tub Time Machine’i izle de gör senin gibi adamlar neymiş, ne olmuş, ne olması gerekiyormuş…

Yönetmen Steve Pink’i bir tek 2006 yapımı Accepted’tan tanıyorum, onu da beğenmemiştim. Yazarları da tanımıyorum açıkçası. Filmi de zaten sırf John Cusack var diye izledim. Bir de trailer’daki müzikler hoş diye. Ben de 80’ler kafasında bir adam sayılırım ama sadece alkollüyken. Her fırsatta askerlik anılarını anlatanlar gibi 80’lerin ne kadar eğlenceli günümüzün ne kadar keyifsiz geçtiğinden dem vurmaktansa ortamı şenlendirmeye bakarım. HTTM de bu tip kafada bir grup arkadaşın başından geçen mucizevi olayları anlatıyorlar. Günümüzde olabildiğince boka batmış, sıkıcı olan bu arkadaş grubu, artık bir tatil yapalım, biraz dinlenelim diye ergenliklerinde gittiği şehrin oteline giderler, Adam (Cusack yani) yanında geek çocuğunu da götürür tabii. Daha sonrasıysa malum, bir küvet kazası sonrası hepsi geçmişe (80’lere), o günkü görünümleriyle geri dönerler (biz ise o hallerini görmeyiz, sadece ayna karşısında öyledirler). Elbette Adam’ın çocuğu yok olma tehlikesi geçirir çünkü o gece babası annesini hamile bırakması lazımdır. Diğer grup elemanları da tarihin hiçbir akışını bozmamalıdır. Yoksa günümüz gelecekleri değişecektir. Film bir süre “aynı hataları aynı yerde aynı şekilde yapmamız lazım” modunda geçse de daha sonra filmin eğlenceli kısımları yani geleceği kendi yararlarına göre manipüle etmeye çalıştıkları sahneleri başlar.

GELECEĞİNİ, GEÇMİŞİNİ…

Prodüksiyon açısından film gayet dolgun. Belli ki 80’leri çok iyi bilen bir ekip tarafından film kurgulanmış çünkü her detay filme eklenmiş. Mekanlar, müzikler, giyim-kuşam, makyaj, ortamlar, dekorlar filan süper esprilerle süslenmiş. Özellikle geçmişe döndükleri anda, o şok karşısında sordukları sorular gülme krizlerine sokabiliyor (Michael Jackson siyah mı beyaz mı?). Her yerde etine dolgun, tozluk giymiş kadınlar var. Erkeklerin tek düşündüğü seks, heavy metal ve glam rock çok popüler. Ot içmek sigara içmek kadar yaygın ve tek dert eğlenmek, daha fazla eğlenmek. İnsanlar “yaşıyor” yani. Filmin bu atmosferine kapılmamak imkansız. Bunun yanında o günün Amerika’sına da göndermeler yok değil. Örneğin siyahi vatandaşlara bakış açısı, Amerikan milliyetçiliği, kampçılığın ne kadar boş bir iş olduğu gibi pek çok yüz güldüren detaylar sunuyor HTTM. Ama film büyük bir hata yaparak, bu kendisiyle eğlenme tavrını bazen yere bırakarak, “geçmiş-gelecek” konusunda Back to the Future gibi ahkam kesmeye çalışınca olanlar oluyor ve film bir çuval inciri mahvediyor. HTTM’nin özünde “eğlence” yatıyor.

Zaten filmin varolma nedeni bile bir jakuzi, niye bilim-kurguya girişmeye yelteniyorsun ve bu muhabbeti uzatıyorsun ki? Çünkü bu izleyicinin başka yerlere kaymasına neden oluyor. Filmde gedik arayışına çıkıyorsun. “Ne yaparlarsa geçmişte ne değişir, keşke şunu değiştirseler ya” demekten filmin eğlencesi babasız kalıyor. Zaten çok fazla plothole var ve bunlar eğlencesiz kalınca kabak gibi ortaya çıkıyor. Bu da izleyicinin filme olan saygısını zedeliyor ve bu güzel fikir, The Hangover ile kapışacakken şimdi yerini film bitince “e iyiydi gibi sanki. Değil mi? Hmm” şeklinde şüpheye bırakıyor. Sonuçta 80’leri ve Cusack’ı seviyorsanız şans verin derim ama diğer tribünün seyircisiyseniz bol alkol ve çerez stokuyla filme girişmeniz faydanıza olacaktır.

Volkan Turan

Tanıdık bir şiddet gösterisi: Ustura

Yazar:

Bookmark and Share

Quentin Tarantino’nun anlamlı, titiz ve tutumlu şiddeti Machete’de (Ustura)  Robert Rodriguez’in eğlenceli, tatmin sağlayıcı ve bol bol kullanılan şiddetiyle birleşmiş. Tarantino’nun tarzı olmayan melodram senaryosu da bu şiddetle birleştiğinde eğlenceli bir film ortaya çıkmış.

Artık Western türü için Amerika topraklarında güncel bir örnek yaratmak mümkün değil. Macehete’de ajan kızın söylediği gibi artık her yerde kanunlar var. Chevrolet’i ile tek başına devriye gezen kovboy şapkalı yerel polislerle biraz Western havası veriliyor filmlere ama Texas artık çok uzak bir geçmişte kaldı. Dönmek isteyen dönebilir ama buna değer mi…? Bence değmez. Amerika’da kasabaları hatta şehirleri Western türü çatışma alanına çeviren Tarantino’nun en akıllıca kullandığı şey, kadronun (Figüranlar dahil) sayıca sınırlı olması. Macehete’de ‘ordu’ var. Kullanılan silahlar sadece samuray kılıcı değil, envai çeşit cephanelik. Böyle bir eylem tarzına en uygun topraklar tabii ki Meksika. Yönetmen Rodriguez için de deneyim edilmiş bir coğrafya. Bütünüyle senaryo başarısına odaklanan (Pulp Fiction) filmlerin dışında aksiyon ağırlıklı uluslararası (Japonlar-ABD’liler- Kill Bill) çalışan Tarantino için de Meksika-Beyaz karışımı ideal gelmiş herhalde. (Bu arada Machete’de de bir Japon var, Tarantino işte.)

Filme gitmeden önce herkesin şiddet beklentisi vardır zaten. Michael Haneke ve Cohen’lerin yaptığı gibi ödünlenmemiş ve intikamı alınmamış haksız şiddet olmadığı için ve genelde de izleyicinin hedef aldığı kişiler doğrandığı için ve bir de sahneler çok ustaca ve gerçekçi sunulduğu için izleyicinin deşarj oranı bir hayli yüksek. Tarantino’nun Kill Bill’de (1) kan sahnelerindeki başarısızlığı epey tepki çekmişti, sonradan toparladı vs ama bu filmde kan sahneleri, yarılma sahneleri çok başarılı. Bazı yarılma sahneleri bilgisayar oyunlarını andırsa da uçurulması gereken kafaların itinayla uçurulmasıyla ilgileniyor izleyici, eskiden olsa salonda alkış kopardı herhalde.

Filmde Amerika’nın yakın coğrafyadaki faşizmine iyi Amerikalıların devreye girmesiyle de olsa dokunulmuş. Kanunlar ve doğrular arasında muhakeme yapan ajan kız iyi Amerikalı olarak Meksika ırkını olumluyor beyefendiliğini ispatlıyor vs ve sonunda Amerika kanunlarını bir kenara bırakıp doğru olanı yapıyor. Böylece ABD-Meksika eksenli uluslararası suç örgütüne karşı Meksikalıların bilek gücü, Amerikalıların kendilerine has güçleriyle birleşiyor. Benim nereye koyacağımı bilemediğim Meksikalı rahibin başına gelen olaylarda bir çarmıh sahnesi var. Üzerinde çok düşünülmeli ve tartışılmalı mı bilinmez ama o sahne neden gerekti anlaşılmaz. Tarantino ve Rodriguez için şiddetin hoyratça kullanılmış olması eleştirisi ile ilişkilendirip bir sonuca varmaktansa zamana bırakmak daha iyi sanırım.

Rodriguez’in filmografisinden filme yansıyanlar nelerdir bilmiyorum ama Tarantino’nun Japon kızı, tek gözlü kızı, samuray kılıçları dikkat çekiyor. Senatör (De Niro) açısından kıyıda bırakılmış olması göze çarpıyor denebilir. Senatör olarak rol almış olması ise ABD resmilerinin (Vali, senatör, başkan, belediye başkanı…) kaderine boyun eğmiş demektir. Hiçbir aksiyon filminde De Niro’ya sağlanan birkaç el silah sıkma rolü bile bir resmiye verilmemiştir. Başrol oyunculuklarda Macehete boydan iyi sonuçlar vermemiş, kızların bazıları da öyle. Kendi alanında iddialı sayılacak bir film ama ben şahsen 1990’larda izlediğim 70-80 model aksiyon tarzlarının hala gişe yaptığını bilmiyordum. Ayrıntıya takılmadan hafta sonu hem gülüp hem heyecanlanıp izlenecek kilise ayrıntıları dışında sindirilmiş bir film. Kelle uçurulurken bile gülmeye ihtiyacı olanlar için tavsiye edilir. (Tarantino’nun şiddeti ne hoş idi oysa)

Cumhur Özkaya

Resident Evil: Afterlife

Yazar:

Bookmark and Share

ALICE ZOMBILER DİYARINDA

Playstation’ın henüz ilk yıllarında arkadaşımdan Resident Evil adlı bir oyun almış ve oynadıktan sonra da oyunu rüyalarımda bile oynamaya devam etmiştim. Hayatta kalma/korku türü denilen nanenin ne kadar etkileyici olabileceğini, Silent Hill’den önce Resident Evil’dan görmüştük biz. Hatta oyunun açılışında kullanılan gerçek görüntüler sonrası, “bu oyunun filmi çıkmalı ya, ne güzel olurdu” der dururduk. Bu hayallerimiz 2002 yılında gerçekleşmişti. Tabii ki aradaki zaman zarfında Resident Evil adı çok büyümüştü, beklentiler de haliyle çoktu. Paul W.S. Anderson (Mortal Kombat, Event Horizon) oyunu temel alan bir senaryoyla ve güzeller güzeli Milla Jovovich ile kayda değer bir RE filmi yapmayı bilmişti bizlere. Elbette oyunu kadar iyi değildi, olamazdı da zaten; o atmosferin bir buçuk saate sığması mümkün değildi.  İlk film sonrası Paul, yönetmen koltuğuna hiç oturmadı ve RE adı her film sonrası giderek dibe doğru yol aldı. Çok değerli bir marka heba olmadan da Paul bu son filmde senaryonun haricinde de yönetmen koltuğunu geri aldı ve modern bir RE filmiyle geri geldi.

 HAYATTAN SONRA YAŞAM VARMIŞ!

Resident Evil’ın, oyun platformunda da giderek evrimleştiğini belirtmem gerek. RE4 ve RE5, ataları gibi hiç olmadı. Aksiyonu kanına enjekte edip, hayatta kalma/korku oyun türüne taze bir hava katmak istedi, ister beğenin ister beğenmeyin. Oyunun yapımcısı Capcom, bu riskli geliştirme sonrası RE’yi yeni haliyle bizlere beğendirmeyi başardı. Paul de yeni RE’yi aynı zihniyette geliştirmeyi bilmiş Afterlife’ta. RE madem bir korku, gerilim filmi olarak beyaz perdede olmuyor, bunu aksiyonla daha çok birleştirmek gerekliydi. Açıkçası bu sınavından Paul geçmiş. Tatlı su gerilimi yerine, gayet havalı aksiyon sahneleriyle çatışmaları desteklemesi, çoğu fanboy RE oyuncusunun hoşuna gitmese de, sinema izleyicilerinin beğenisini kazanacak kadar iyi olmuş. Alice (Milla) elbette bu filmin de başrol oyuncusu ve önceki filmlerde olduğu gibi yine çok güzel, çok güçlü. Yeryüzünde hala hayatta kalan birileri vardır diye araştırmasını sürdürüyor ve bir yandan da Umbrella Corp ile savaşına devam ediyor. Elbette sanal kopyasını yaratma, düşünce gücüyle yok etme, kurşunlardan kaçma, çok hızlı hareket etme ve pek çok özel gücü sayesinde Umbrella’ya kolay lokma olmuyor ama Afterlife’taki düşmanı A. Wesker olunca, işler o kadar da basit olmuyor. Açıkçası ben villian hastası biri olarak Wesker fanıyımdır. Paul, oyundaki Wesker’ı iyi çözmüş ve başarılı bir şekilde de ekrana yansıtmış (filmin sonlarına doğru kolay lokma olması hariç; Wesker hiç mi hiç kolay lokma olmamıştır).

Filmi gergin tutan bir karaktere sahip olduktan sonra zaten, geriye sahneleri doldurmak kalmış. Bu filmde Alice, hiç olmadığı kadar arkadaşıyla beraber savaşına devam ediyor (Wesker’ın aşısı yüzünden güçlerini kaybediyor). Claire (Ali Larter), ağabeyi Chris (Wentworth Miller), Luther (yeni Undercovers dizisinin boğası Boris Kodjoe) gibi birkaç tane daha elini suya sabuna sürmeyen pıtırcık karakterlerle Wesker’ın ipini dürmek için yol alıyorlar. Karşı tarafta da, “Zombi, daha fazla zombi” bulunuyor. Ha, bir de 3 metrelik baltalı celladımız var ki, RE5 oynayanlar kendisini tanır. Paul’un onu da oyuna koyması, kesinlikle takdir edilesi. Zombilerin gül gibi açılması, köpeklerin çekirdek gibi ikiye ayrılması da RE4’ten esinlenmeler. Afterlife’ın zaten RE4-RE5 kırması olduğunu söylersek yalan olmaz. Tek eksiği, güzel bir hikâye, güzel bir kurgu…

OYUN MU FİLMDEN ÇIKAR, FİLM Mİ OYUNDAN?

Maalesef oyun filmlerinin en büyük sorunu bu oluyor. “Oyunculara mı film yapıyoruz, yoksa hem oyuncu hem izleyicilere mi yapıyoruz”un cevabı genelde iki tarafı da memnun etmiyor (belki yeni bir soru lazımdır?). Paul hikâye kısmında RE oyuncularını pek düşünmemiş. Çünkü olabildiğince klişe, olabildiğince kopuk, olabildiğince de hatalı bir şekilde senaryo kendisini izletmeye çalışıyor (Ki RE oyunlarının en güçlü yanı hikâyedir). Bazı sahneler arasında o kadar büyük boşluklar var ki, sırf Director’s Cut versiyonu çıkınca koyalım diye kestikleri belli. Elbette bu tip filmlerde çok mantık aranmaz ama kendi içinde sakladığı mantığın da yer yer yok sayması komik kaçıyor. Yani para dolu Shotgun’mı desem, tamamen insan olan Alice’in insanüstü kıvraklığı mı desem, gayet çevik olan zombilerin tutma gücü olmaması mı desem bilemedim. Ben size en iyisi “Müzikleri çok güzel. Perfect Circle sevenler ihya olacak” diyeyim, gerisini siz düşünün.

Avatar’ın 3D ekibi harika bir iş çıkardığını da belirtmem lazım; Avatar’dan sonraki muhtemelen en iyi 3D filmi ortaya koymuşlar. Aksiyon sahnelerindeki abartı slow-mo tekniği de fena durmamış. Matrix’ten apartılmış pek çok sahne bulunsa da (filmin başındaki camdan aşağı atlamasa sahnesi gibi) bunlar filmin güzel makyajı olarak hafızalarımızda kısa süreliğine kalıyor. En azından bir konsepti olmasına şükrettim. Siz de beklentilerinizi biraz aşağı çekip filmi 3D izlerseniz, muhtemelen şikayetçi olmayıp beşinci filmi beklemeye koyulursunuz. Unutmadan; Credits akarken biraz bekleyin, tanıdık biri göreceksiniz!

Volkan Turan

“Süper Kötü.Süper Baba” – Çılgın Hırsız

Yazar:

Bookmark and Share

Animasyon camiası kızışıyor.

Animasyon dünyasının devi Pixar animasyonun karşısına şu sıralar Universal Stüdyoları 9’dan sonra Çılgın Hırsız ile rekabete karşılık veriyor. Her ne kadar hala Pixar’ın gölgesinde kalsalar da rekabet iyidir dedirten animasyonları izlemeye başlıyoruz. İşte Çılgın Hırsız bu rekabetin bir meyvesi.

Çılgın Hırsız, kendisini en kötü olarak tanımlamış olan Gru adındaki bir  karakter. Bu şöhreti mısır piramitlerinin çalınmasından sonra zedeleniyor ve tekrar en kötü ünvanına ulaşabilmek için AY’ı çalma fikrini kafasına koyuyor. Ama beklemediği 3 küçük şey onu bambaşka bir kimliğe bürüyor. Margo, Edith ve Agnes. Bu üç küçük kızı Vector’u yani yeni en kötüyü alt edebilmek için evlat ediniyor ama duygularının sandığı kadar kötü ve acımasız olmadığını fark ediyor.

Universal Stüdyoları’nın bu yeni animasyonu yeni trende uyum sağlayarak 3D olarak vizyona giriyor ve tamamen kötünün içinde bir iyi bulma hikayesini anlatıyor. Sloganı süper kötü, süper baba olan Çılgın Hırsız aslında Gru’nun kötülüğünün çocukluğunda yaşadığı bazı sorunlara değinmesiyle biraz klasik hal alıyor. Senaryo açısından fazlaca bir getirisi olmayan film yine de 3D olması ve yan karakterleriyle iyi bir seyir sunuyor izleyiciye.

Yan karakterler içerisinde özellikle Gru’nun altında çalışan “minyon” adı verilen sevimli sarı karakterler dikkat çekiyor. Film boyunca saçmalıkları, sakarlıkları ve hemen hemen her hareketiyle izleyiciyi güldürmeyi başarıyor. Ve tabi ki en küçük olan Agnes’in sevimliliği ve hareketleri de filmi izlenir kılan bir diğer sebep.

Orijinal dilinde Gru’ya Steve Carell’ın seslendirdiği “çılgın hırsız”, ülkemizde Ata Demirer’in sesiyle hayat buluyor. Ata Demirer’in farklı yorumuyla hayat bulan Gru’nun özüne girebilmek için orijinal dilinde izlemek gerekir. Çünkü Steve Carell sadece sesiyle değil tüm mimikleriyle bu karaktere can vermiştir. Vector’u ise Buz Devri’ndeki Sid karakteriyle gönülleri ayrı fetheden Yekta Kopan seslendirmekte.

Çılgın Hırsız belki de şu ana kadar Universal Stüdyoları’nın en iyi iş yapan animasyonu. Hatta öle gözüküyor ki Buz Devri, Buz Devri 2 ve Horton’un sorumlu yapımcısı Chris Meledandri sonuçtan öylesine memnun ki  son animasyonu olan Çılgın Hırsız’ın devamı olacak olan Çılgın Hırsız 2’nin hazırlıklarına başlamış bile.

Ebru Çavdarlı

Lovers Of 6 Years

Yazar:

Bookmark and Share

Hani, denizde boyunu aşan yere geldiğinde, ayakların kuma bir değer bir değmez ya… Biz de aynı öyleydik. Elimi uzatsaydım, dokunabilirdim. İkimiz de, aslında olmayan bir şeye, körü körüne bağlandık.

6 Years in Love adlı bu Kore filmini aslında bu cümleler özetler nitelikte. Ergenlik döneminden beri beraber olan bu iki sevgili, altı yıldır aynı hayatı paylaşmaktadır. Birlikte büyümekte, birlikte öğrenmektedirler. Güzel bir ilişkileri vardır, ama zamana karşı koyabilecek kadar güçlü bir ilişkileri yoktur. Erkek taraf (Jae-yeong) artık aynı yüzü görmekten biraz sıkılmış, aynı şeyleri baştan ve baştan yaşamaktan bıkmıştır. Kadın tarafı (Da-jin) erkeğe gölge olmaya başlamış, onun yaşam alanına el atmaktadır. Nefes almakta güçlük çeken erkek, başka bir yüzde heyecan duymaya başlarken, bu nadide Kore filmimiz de bize Türkler ile Korelilerin aslında çok da farklı iki ırk olmadığını göstermektedir.

Jae-yeong, belki “başkasına aşık olmalıyım” diye karşı tarafa yaklaşmasa da, karşı tarafı heyecanlandırması, karşı tarafın onda Da-jin’in çok önce görmeyi unuttuğu şeyleri bulması, olayı cazip hale getirmektedir ama durumu da iyice dibe çekmektedir. Da-jin’de bu soğukluğu hisseder ama tam olarak anlamlandıramaz. 6 yılda inşa edilmiş bu güven, öyle kolayca yıkılacak gibi değildir ama Da-jin’de artık büyüdüğünden ve duygularına hakim olamadığından, içinde olduğu boşluktan dolayı çalıştığı arkadaşına karşı duygular beslemeye başlar ve kısa sürede bu duygular karşılıklı bir hal alır. Arkadaşı yakışıklıdır, uzun boyludur, idealisttir, değişik hobileri vardır. Özlediği hisleri hatırlatır ona. Biz de zaten genelde iki tarafın bu hale nasıl geldiğini ve ne tarafa doğru gideceğini izleriz.

“SENİ HİÇ KAYBEDECEĞİMİ HİÇ DÜŞÜNMEMİŞTİM”

Kore filmlerinin bir diğer güzelliği olan detaylar, bu filmde de kendisini gösteriyor elbette. Örneğin erkeğin giderek odunlaştığı, arabaların, maçların sevgilisinin önüne geçmesi, kadının ilişkisine önce sahip çıkması ama sonra çok kolay iteklemesi, kıskandırma çabaları, ilgi bekleyişi gibi pek çok psikolojik detaylar dikkatinizi çekiyor. Filmin baştan sona kadar hüzünle dolu olduğunu söyleyemem; yer yer gülebiliyorsunuz. Çünkü bu durumda gerçekten gülünecek bir hal var ve onu yansıtmaktan hiç çekinmemişler. Ha bitti ha bitecek denilen bir ilişki kötü olabilir ama arkasındaki bazı nedenler gerçekten de komik olabilir. Bunu izleyince görebiliyorsunuz ama tabii ki film, benzer ilişkiler yaşayanları duygulandırabilecek düzeyde. Etle tırnağı ayırmak zaten çok zor iken, ihanetin konuya dahil olması dramatik yapıyı güçlendirse de, sızıyı da artıyor yüreğinizdeki. “Zaten hayatın gerçekleri bunlar olmamalı” diyorsunuz “ama bu bir film” diyene…

Film birazcık da çiftin iç dünyasından çevresine de sıçrıyor mesela. Çünkü bir ilişki asla bir ilişki değildir; çevresine de yayılır. Aile, arkadaş, iş tarafları genelde bu tip filmlerde es geçilir ama bu filmde es geçilmemiş. İyi veya kötü bir çevrenin de ilişkiye neler kattığını kendi içinde sorgular bir yapısı var. Zaten film genelde “bir hikayem var, aha budur” demek yerine, bir deneme, bir sorgulama çabasında. Eğer böyle böyle olsaydı, nasıl olurdu, çiftler nasıl davranırdı, 6 yıldan sonra neler yaparlardı gibi sorular sorup size kendince örnekler sunuyor. Örneğin Da-jin mutluluğu kendinde arayabilir, giyip kuşamını değiştirebilir, yeni hobiler edinebilir, olgun davranabilir, Jae-yeong ise evini değiştirebilir, kötü taraflarını atabilir, yaşamayı öğrenebilir. Olabilir yani. Gerisi zaten zamana kalmıştır. Onu da zaten filmin sonunda izleyebilirsiniz. 500 Days of Summer tarzı, ama Asya tarafından konuya yaklaşan filmlerden bir örnek istiyorsanız, buyurun derim.

Volkan Turan

V for Vendetta – Maskenin Ardındaki Anarşist

Yazar:

Bookmark and Share

“Bu maskenin altında bir fikir var” repliğini hangimiz unutabiliriz ki? Sizce özgürlük, eşitlik ve adalet bir Jimie Fox maskesiyle özetlenebilir mi? Neden olmasın? İşte “V for Vendetta” filmi de tam olarak bu öykülemeyi anlatıyor.

Adını bilmediğimiz, aslına bakarsanız bilme isteği de hiçbir zaman duymadığımız, kendisini “V” olarak adlandıran anarşist bir kahramanımız var elimizde. Peki, bu kahramanımız ne yapıyor? Bizlere çok önemli bir mesaj veriyor. Nedir bu mesaj..? “İnsanlar hükümetlerinden korkmamalı… Hükümetler insanlardan korkmalı” mesajı. Filmde, bizzat kendisinden işittiğimiz bu mesaj, hali hazırda var olan dünya sisteminin, varoluş amacının, böğrüne tekmeyi yapıştırıyor. Zaten filmin fikir babaları da, başka bir anarşist film olan “The Matrix”in yönetmeni Wachowski kardeşler. Anlayacağınız sinema tarihine, anarşist bir film daha kazandırmışlar. Peki, kahramanımız sadece anarşist mi..? Hayır! Yasaklanmış tüm eserleri bulup kendi mabedinde muhafaza eden, tam bir sanat aşığı. Savaşçı tavrını saymıyorum bile. Tüm bu vasıflarını, Shakespeare’in “Macbeth” karakterinin bir repliğinden alıntı yaparak savunuyor; “İnsan olmak adına yapıyorum. Daha fazlasını da yapabilirim.”

Her şeyi bir kenara bırakıp maskenin altındaki kahramanın kim olduğundan bahsedelim. İsmen çıkaramadım; ama görsem kesin tanırım diyenlere küçük bir yardım; Hiç yüzünü görmediğimiz, ancak mimiklerinin eksikliğini, ustalıkla (abartıya kaçmadan) kullandığı jestleriyle doldurarak muhteşem bir performans sağlayan gizli bir kahraman olan başarılı oyuncu hatırlarsanız “The Matrix” filmlerindeki Ajan Smith ve “The Lord of the Rings” filmlerindeki Elrond karakterlerine bürünmüştü. İşte huzurlarınızda Hugo Weaving! Weaving, filmdeki “V” rolü için James Purefoy ile anlaşmış, ancak maskeyle (hiç çıkarmadan) oynarken hiç rahat edemeyen oyuncu, çekimlerin başlamasından altı hafta sonra ekipten ayrılarak; çekimlerin yarım kalması sebebiyle, rolünü Hugo Weaving’e teslim etti. Fikrimi soracak olursanız Weaving’in seçilmesi iyi olmuş. Ayrıca kulağımıza çalınanlara göre, filmin büyük bölümünde “V”yi Hugo Weaving canlandırırken, bazı sahnelerde ise James Purefoy’un görüntülerinden yardım alınmış. Hugo Weaving ise o sahneleri sonradan seslendirmiş.

Efe Köse

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes