Giriş Kayıt

Gecikmiş Yeşilçam Ödülü

Yazar:

Bookmark and Share

Türk Sinemasında iz bırakan “Tüm Zamanların En İyi 100 Filmi”ni belirlemek için kolları sıvayan Sinema dergisi www.eniyiyuzturkfilmi.com internet sitesinde kısa bir süre önce oylama başlattı. Bu oylamaya göre; “En İyi 100 Türk filmi” oylamasında ilk 10′a giren filmler, Kuruçeşme Divan’da yapılan Türk Sinemasına saygı duruşu niteliğindeki törende açıklandı ve gecenin anısına yönetmenlere plaket verildi. Plaket verilen yönetmenler; Ertem Eğilmez, Şerif Gören, Yavuz Turgul ve Atıf Yılmaz oldu.

İlk 10′a girmeyi başaran Arzu Film bünyesindeki “Neşeli Günler” ve “Hababam Sınıfı” filmlerinin listede olduğunu ilk öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Yıllar sonra bu şerefe nail olan Arzu Film için belki de bu bir dönüm noktasıydı. Ama bana kalırsa bu ödül gecikmiş bir ödüldü. Ne demiş büyüklerimiz; bir eserin ya da sanatçının baki olabilmesi, ancak vefatından sonra gerçekleşiyor. Ne acı değil mi?
Tabi bu köşede bunu tartışmak pek doğru olmaz. Çünkü Türk filmlerini onurlandırmak isteyen sinema dergisine ne kadar teşekkür etsek azdır. Hazır Sinema dergisine teşekkür etmişken Kuruçeşme Divan’da yapılan organizasyonun yeme-içme ile ilgili olan kısmı birçok yapılan film galasındaki organizasyona nazaran bir hayli tatmin ediciydi. (Bunu söylemeden geçmek istemedim.) Sonuçta böyle bir organizasyonu yapmak cesaret isteyen bir iş…

Tercihim “Arabesk” filminden yanaydı

Tüm bunlar bir yana, beni asıl meraklandıran ilk 100 filmin ve özellikle ilk ona giren filmlerin hangi kriterlere, hangi verilere dayanarak seçilmiş oldukları… Sizinkileri buradan tahmin etmek zaten yeterince zor biliyorum ama eğer benim birincim hangisiydi diye soracak olursanız yanıtlayayım. Benim birincim; “Arabesk” filmiydi.. Peki, neden “Arabesk”? Çünkü “Arabesk” filmi benim için çok özel bir yere sahip. Küçüklüğümü her ne kadar göz önüne getiremesem de; Arabesk’in çekildiği esnada sette adeta çocukluğumu yaşadım. Gerçi geçmişten bugüne yolculuk yaptığımızda ortaya çıkan sonuç ortada: insanın aklındaki birinci çoğu zaman politik nedenlerden ötürü seçilemiyor. Bu kez de öyle oldu. Ve o gecenin galibi “Eşkiya” filmi oldu. Gerçi bu kararı destekledim dersem kendimle çelişirim o yüzden çok fazla üzerinde durmak istemiyorum.

Peri masalı meğerse gerçekmiş

Neyse biz gelelim asıl o gecenin analizine… Geceye ait en önemli gözlemlerimden biri davet edilen eski Yeşilçam oyuncularının onurlandırılmaması oldu. Sinema yazarı Atilla Dorsay’ın Halit Akçatepe’yi sahneye konuşması için davet etmesi ise yapılan en doğru eylemlerden biriydi kanımca. Dorsay’ın bu şekilde davranması bir yandan sevindirirken, diğer yandan da onurlandırılmayan diğer Yeşilçam oyuncularının günahı neydi…? diye düşündürttü bana.
Van’da meydana gelen deprem hepimizi derinden yaraladı amma velakin bu denli ilgisizlik olmamalıydı. Davetli sayısının az olması ya da o geceye teşrif etmemeleri de cabası… Kendi adıma değerlendirecek olursam; öyle bir gecede yer aldığım için hem çok mutluyum hem de Hababam Sınıfları’nın yönetmeni dedem Ertem Eğilmez adına bu ödülü aldığım için müteşekkirim. Çünkü yıllarca bugünü bekledim. Azimi ve inaçlı olmanın getirilerinin neler olduklarının yavaş yavaş farkına varıyorum. Açıkça ifade etmek gerekirse, o gece benim için bir peri masalıydı ve o rüyadan hiç uyanmak istemedim. Sonunda anladım ki, o bir rüya değilmiş gerçeğin ta kendisiymiş!
İlyas Salman, Halit Akçatepe, Güner Özkul, Selda Alkor, Cüneyt Arkın, Süleyman Turan ve daha nice Yeşilçam oyuncularını o büyülü gecede görmek ve onlarla aynı havayı solumak ne kadar anlamlı anlatamam size.

Heyecanımın bana oynadığı zorlu oyun

Sahneye çıktığım an heyecanıma yenik düşmenin azizliğini yaşadım. Hababam Sınıfı’nın müziği çaldığı an gözlerimden yaşlar akacak gibi oldu ama tuttum kendimi. Hatta Atilla Dorsay bana: ” Bir ara çok duygulandın.” dediği an kelimeler boğazımda düğümlendi. Hiç beklemiyordum bu şekilde bir yorumu. Meğer gözden kaçmamış o halim. Elhak, takdire şayan olan en dağlayıcı anlardan biri Münir Özkul’un kızı Güner Özkul’un elinden aldığım ödüldü. Dedem öldüğü zaman Münir Özkul’a siz artık manevi dedemsiniz dediğim günü hiç unutmuyorum. O zamanlar çok küçük olmama rağmen beynimin bir köşesine yer etmiş demek ki… Yani anlayacağınız kendisi benim manevi dedemdir.

Son olarak; önemli bir detayın altını çizmek istiyorum. Sinema dergisi tarafından ödüllendirilen Arzu Film’in daha birçok filmi sinemaseverlerin oyladığı “Tüm Zamanların En İyi 100 Filmi” derginin Kasım sayısında yer alacak. Hepinizin katkılarını bekliyorum.
Yazıyı burada noktalarken sizlere köşemde neler yazacağımdan bahsedeyim biraz da… Her hafta vizyona giren filmler hakkında eleştriler, gitiğim film galalarından gözlemler, film analizi, festival filmleri, eski Hollywood filmleri ve sinemaya dair tüm yazılar…
İlk yazımı ödül gecesi hakkında sizlerle paylaşmayı uygun gördüğüm için bu hafta vizyona giren filmlerden birinin eleştirisini kaleme almadım. Haftaya film eleştrisi ile görüşmek üzere…
Sevgiler

Twitter: GeceTutkunu
facebook.com/Arzu.Film

http://www.hurriyetaile.com

Sinemada Şiddet ve İşkence

Yazar:

Bookmark and Share

Yıllardır tartışıla gelen bir konudur sinema ve televizyonda şiddet. Ancak yalnızca tartışılandan öteye gitmeyen bir konu, bir karar veya çözüm üretilen değil. Amiyane tabiri ile havanda su dövülen sıra dışı olan bir konu diyebiliriz. Olmalı mı, olmamalı mı? Ne kadarı zarar, ne kadarı karar? İşte bir türlü cevap bulamayan sorular. Akademisyeni, eleştirmeni, otoritesi, yazarı, yönetmeni… Yıllardır tartışıldığı halde bir çözüm, bir görüş birliği oluşturulamadı. Kimi zaman tartışmalar hareketlendi bu kez kendisi şiddete döndü. Şiddeti tartışanlar şiddet uyguladılar muhataplarına amaçsızca… Şiddeti eleştirenler bizzat şiddetin kendisi oldular bir anda…

Şiddet herkes için ve tüm tarih sürecinde daima vardı ve ne yazık ki insanlık tarihi boyunca da varlığını devam ettirecek. Oysa şiddeti ne sinema var etti ne de televizyon yaygınlaştırdı. İnsanlık tarihi resmî olarak bir nebze gayri resmî tarih içinse tamamı ile şiddetle bezenmiştir. Rivayete göre; ilk şiddet Hz. Âdem’in oğlunun işlediği cinayete dayanır dini inançlarda. Bilimsel olaya dair yorumsuz ama kronolojik olarak kabul etme eğilimindedir. Çünkü şiddet insan doğasında olan bir olgudur. Yani şiddet, doğal olarak insanlık tarihi kadar da eskidir. Şiddet tarihte vardı ve yine şiddetle yazılacak tarih. Sokaklarda vardı şiddet ve yine olacak. Anılarda vardı şiddet ki devamı muhtemel, kimi zaman mağdur, kimi zaman zanlı. Ama hayatın bir parçasıdır şiddet…
Amacımız burada şiddeti savunmak değil tabii ki. Yalnızca onun da hayatın bir parçası olduğunu vurgulamak. Sevgi kadar nefretin de, aşk kadar kinin de, güneş kadar fırtınanın da, barış kadar savaşın da var olduğunu belirtmek. Bu noktadan hareketle de misyonu; hayatı yansıtmak olan sinemanın şiddet öğesini de yansıtmasının gayet normal bir olgu olduğunu vurgulamak… Savaş filmleri olacak, var olduğu sürece aşk filmleri olacak, aşklar var olduğu sürece bilimkurgu olacak. İnsanlar merak ettiği, kurguladığı sürece filmlerde-dizilerde şiddet öğesi var olacak, yaşamımızda şiddet olduğu sürece. Çünkü sinema bir aynadır tıpkı insanın aynadaki yansıması gibi…

Sorun aslında şiddetin varlığından ziyade şiddetin veriliş biçiminde. Yapımlarda şiddet özendirici bir misyon üstlenmemeli. Şiddet kahramanlıkla özdeşleştirilmeli. En son çık yolun şiddet olduğu ve onun da beraberinde sayısız olumsuzluğu barındırdığı gizli mesajlarla aktarılmalı seyirciye. Film ve dizilerde iyi karakterler şiddete maruz kalınca nasıl üzülüyorsa insanlar, kötü karakterler de şiddete maruz kaldıklarında üzülmeli. Hayatın bir parçası olan şiddet var olmalı filmlerde ama olumsuz bir vurgu ile aktarılmamalı seyirciye. Üzücü olan şiddetin kendisi olmalı, uygulandığı kişiye göre olumlu veya olumsuz bir özellik olmamalı.
Ayrıca televizyon ve sinemadan etkilenip şiddet uygulayan bir kuşağın varlığından bahsediliyor uzun bir süredir, ama asıl sorun burada sinema ve televizyon kanallarından mı yoksa ilgili yapımlardan etkilenebilecek kadar boş yetişen kuşaklarda mı? Asıl irdelenmesi gereken toplumsal cinnet durumu ve sebepleri mi olmalı acaba?

İnsanlar neden rol modellerini medyanın sanal kahramanlarından seçerler? Tartışılması gereken konu bu olmalı aslında… Tüm sorunların dayandığı nokta ile benzerlik teşkil ediyor bu sorunda. Yani eğitim eksikliği sonucunda bilinçsiz yetişen kuşaklar. Kendine has karakteri olmayan insanlar, özenti bir kişilik sergilemeye mahkûmdur. Genç kuşaklarda bu özenti ihtiyacını en yakın iletişim aracı olan sinema ve televizyon vasıtası ile karşılıyorlar. Siz, televizyon ve sinemayı sansürleseniz bile bu insanlar iyi eğitilmediği sürece kendilerini başka bir yerden de olsa olumsuz bir rol modeli bulacaklardır. Çözüm yasaklamak değil, bilinçlendirmekten geçiyor, hem izleyicileri, hem yapımcıları bilinçlendirmekten geçiyor, bu asla göz ardı edilmemeli. Amerika’da ve Avrupa’da da şiddet kendine yer bulmuştur sinema ve televizyon yapımlarında ama asla bizdeki veya gelişmemiş ülkelerdeki kadar sorun teşkil etmemektedir. Çünkü eğitilmiş bir nesil rol modelini sinema veya televizyondan belirlemez. Eğitilmiş insan, kendi şahsına münhasır kişiliğini oluşturur. Daha açık bir tabirle sokaklar Polat Alemdarlar, Deli Yürekler, vb. ile dolmazdı genç kuşaklar iyi yetiştirilseydi eğer…

Tabii burada tüm suç iyi yetiştirilmemiş özenti kuşaklarda değil, yukarıda da belirttiğim gibi şiddetin veriliş biçimi de çok önemli. Şiddet bir kahramanlık öğesi olarak verilmemeli. Şiddet hayatta olduğu gibi sinema ve televizyonda var olmalı, ama hayatta olduğu gibi daima olumsuz olarak lanse edilmemeli.
İnsana dair her şey ve yine insan için her şey sinemada olmalıdır. İnsana dair bir kavram olan şiddet sinema ve dizilerde var olmalıdır ama olumsuzlukları ile negatif suje olarak lanse edilmemelidir.

Dilek Tihan

Sinema Dış Göç

Yazar:

Bookmark and Share

Gerçeklik kendine daima sinemada yer bulmuştur. Görsel bir tarih kütüphanesi gibi işlemi vardır sinemanın. Öyle ki hiçbir ülke sineması kendini devlet politikalarından ve toplumsal sorunlardan soyutlayamaz. 1960 yıllarındaki göç olgusu da bunlardan biridir ve Türk sinemasının bu konu ile ilgilenmemesi asla düşünülemezdi.
Bu zaman içerisinde değişik ülkelere milyonlarca vatandaşımızı gönderdik. Bu ülkeler arasında Almanya’nın yeri ülkede yaşayan Türk göçmen nüfus dolayısı ile apayrı bir konuma sahiptir. Her şey İkinci dünya savaşının yaralarını sarmak isteyen Almanya’nın ülke sanayisini oluşturmak, işçi açığını kapabilmek amacıyla Türkiye ile 30 Ekim 1961’de bir anlaşma imzalaması ile başlamıştı. Bu anlaşma ile Almanya’ya her yıl binlerce işçi gönderilecektir. Bir yıl içerisinde 100.000 kişi göç için başvurmuş, 10 yıl içinde ise 500.000 Türk vatandaşı Almanya topraklarına ayak basmıştı bile…
Özellikle Almanya ve diğer batı ülkelerine yapılan bu göç olayı, 1973 yılındaki petrol krizi ile durmuş, Avrupa ülkelerinin artık işçi almayacağını açıklaması ile sona ermiştir. Büyük umutlarla yabancı ülkeye giden insanlarımızdan birinci kuşak Türkler, kimlik bunalımı içinde büyük acılar yaşadılar. Dilini ve yaşam biçimini bilmediği bu ülkede tutunmakta zorlandılar. Kimileri inatla devam ederken, birçoğu bu mücadeleden pes edip geri döndüler. Yaşanılan binlerce zorluk, entegrasyon süreci, oluşan renkli yeni kimlikler, asimile edilen yeni kuşaklar derken sinema açısından onlarca ele alınması gereken yeni konu ve yeni bakir alanlar oluşmuştu.
Dış ülkelere yapılan göç ve bunun sonucunda yaşanan dramlara sinemamız seyirci kalmadı. Özellikle yurtdışında yaşayan (Tunç Okan, Korhan Yurtsever, Tevfik Başer, Fatih Akın) Türk yönetmenleri tarafından bu konu sürekli irdelendi. Yurtdışında yaşayan insanlarımızın dramı, kimlik bunalımları, uyumsuzlukları, törelerden kaynaklanan sorunlar gibi temalar filmlerin konularını oluşturmuştur.
Bu sosyal olgu sinemada yerini buldu. Türk insanının yabancı ülkelerde üstlendiği görev ve karşılaştığı zorlukların yansıtılması sinema emektarları açısından zorunluluk haline geldi. Çok geçmeden bu sorumluluk bağlamındaki yapıtlar Türk sinema tarihindeki yerini aldılar. Bu yapıtlardan bazıları şunlardır:

Baba (1971) Yılmaz Güney: Yaşlı annesi, eşi, iki çocuğu ve bir de motorlu kayığı olan Cemal’in tek isteği Almanya’ya gitmektir. Yoksulluğun pençesinden bıkmıştır çünkü. Eğer giderse oğluna mandolin, kızına da pilli bebek getirecektir. İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun muayene salonunda acı bir sürprizle karşılaşır. Alman doktorlar “Siz gidemeyeceksiniz, çünkü dişleriniz eksik” deyince Cemal’in tüm hayalleri yıkılır. Kaderine lanet okurken, patronu tarafından pavyonda adam öldüren oğlunun suçunu üstlenmesi için teklif alır. Patronunun söylediği sözler düşündürücüdür. “Sana ömür boyu bakarım, ha Almanya’ya gitmişsin, ha hapishaneye.” Ailesine Almanya’ya gideceğine dair yalan söylemek zorunda kalan Cemal’in, demir parmaklıklar ardında yeni bir yaşamı vardır artık…

Otobüs (1975) Tunç Okan: Gösterime girdiği yıllarda yerli, yabancı basın tarafından oldukça söz edilen “Otobüs” filmi özellikle Türklere hakaret ediyor gerekçesi ile ağır eleştirilere uğramıştı. Film Türkiye’nin kırsal bir yöresinden iş bulma vaadi ile kaçak olarak İsveç’e getirilen 9 işçiyi konu edinmiştir. Hurda bir otobüs ile zorlu bir yolculuktan sonra Stockholm’e getirilen işçiler paraları ve pasaportları alınarak şoför tarafından terk edilirler. Saatlerce perdeleri sımsıkı kapatılmış otobüsün içinde bekleyen bu 9 kişi, teker teker dışarı çıkmaya başlarlar ve acı sonla karşı karşıya kalırlar.
Almanya Acı Vatan (1979) Şerif Gören: Almanya’da yaşayan Türk işçilerinin sorunlarına dikkat çeken filmde, iznini geçirmek için köyüne gelen Güldane, Mahmut ile tanışır. Almanya hayalleri ile yaşayan Mahmut, Güldane ile evlenir ve Almanya’ya giderler. Bir süre sonra Güldane, çok içen ve hovardalık yapan kocasını terk eder ama polis Mahmut’u yakalayıp karısına teslim eder.
Karakafa (1980) Korhan Yurtsever: “Karakafa” üç çocuklu bir ailenin Almanya öyküsüdür. Kadının işçi kuruluşları sayesinde bilinçlenmesine karşın, kocasının yerinde sayması, üstelik karısına karşı çıkması ve bunun sonunda ailenin dağılması. Sonuçta kocanın yaptığı hatayı anlayıp geri dönmesi anlatılır.

Kırk Metre Kare Almanya (1986) Tevfik Başer: Köyünden hiç dışarı çıkmamış bir Türk köylü kızının tanımadığı bir adamla evlendirilerek Almanya’ya getirilmesi ve buranın kötü etkilerinden korunmak amacı ile kocası tarafından iki odalı eve hapsedilmesi konu edilir.

Polizei(1988) Şerif Gören: Ali Ekber, Berlin’de geceleri amatör bir Türk tiyatrosunda temizlik yapan, gündüzleri sokakları temizleyen gariban bir çöpçüdür. Bir gece, gizlice kostümler arasında bulduğu bir polis üniformasını alıp evine götürür. Ertesi gün üniformayı giyip havalı bir tavırla dışarı çıkar. Dükkânları teftiş eder, arkadaşlarını korkutur. Daha önce kendisine yüz vermeyen Alman kızı tavlar. Ancak sonunda gerçek kimliğine döner.
Berlin İn Berlin (1992) Sinan Çetin: Alman mühendis Thomas, çok beğendiği kadın Dilber’in fotoğraflarını çektiği için kadının kocası Mehmet ile tartışır ve adam kaza ile ölür. Thomas özür dilemek için evlerine gider. Ancak Mehmet’in kardeşi Mürtüz intikam almak istemektedir, ama töre gereği Thomas misafir sayıldığı için kimse ona dokunamayacaktır.
Bunların dışında ilk akla gelen dış göç konulu filmler; Gurbetçiler (1972) Türkan Şoray, Gül Hasan (1979) Tuncel Kurtiz, Kardeş Kanı (1984), Muammer Özer, Cumartesi-Cumartesi (1984), Tunç Okan, Ölmez Ağacı (1984), Yusuf Kurçenli, Yanlış Cennete Elveda (1988), Tevfik Başer, Sanı Mercedes (1993), Tunç Okan, Umuda Yolculuk (1990), Xavier Koller, Feride Çiçekoğlu, Duvara Karşı, Fatih Akın olarak sıralanabilir.

Dilek Tihan

Yarım Kalan Filmler

Yazar:

Bookmark and Share

Havaya kalkan her uçak nasıl yere inerse, çekimleri başlayan bir film de mutlaka biter. Ama bazı filmler uçaklar gibi yere çakılır. Nasıl mı? Çekimleri yarıda kalır, negatifleri yıkanamaz, iş kopyası alınamaz, kurgusu yapılamaz…

“Türkiye’ye sinemayı getiren adam” olarak tanınan Romanya uyruklu Polonya yahudisi Sigmund Weinberg, 1916 yılında dönemin ünlü tiyatrocularından Benliyan Topluluğu ile anlaşarak “Leblebici Horhor” adlı filmi çekmeye başlar. Bu, aynı adı taşıyan operetin sinemasal uygulamasıdır.
Ne var ki, çekim sırasında başrolü üstlenen oyunculardan birinin ölmesi sonucu çekim yarım kalır. Eğer Weinberg’in başına bu beklenmedik kaza gelmeseydi”Leblebici Horhor” Türk sinemasının ilk konulu filmi olacaktı.
Yıllar sonra yine, yeniden “Leblebici Horhor’u” Muhsin Ertuğrul, 1923 ve 1934 yıllarında iki kez beyaz perdeye uygulayacaktır. Demek ki kısmet Ertuğrul’unmuş… O dönemin ünlü komedyenlerinden İsmet Fahri (Gülünç), “Tombul Aşığın Dört Sevgilisi” sahne oyununu film yapmak ister ve film çekimine başlanır. İsmet Fahri, filmin hem yönetmeni, hem başrol oyuncusudur. Bu kez ortaya çıkan bir anlaşmazlık nedeni ile durum yine değişmez. Bu İlk komedi filmi denemesi de yarım kalır. [Read more...]

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes