Giriş Kayıt

2011 Yılının Hafızalara Kazınan Filmleri

Yazar:

Bookmark and Share

2011 yılını sonlandırıp 2012′ye geçişi sağlarken, içimize işleyen filmlerin listesini çıkaralım istedik. Onlara saygı duruşu yapmadan 2012′ye geçiş yapmak içimize sinmedi. Çünkü sizler için hazırladığımız liste, gözlerinizin önünden tıpkı bir film şeridi gibi geçecek. Sinema tutkunları olarak listeyi görücüye çıkartıyoruz. Buyrun listemiz:

1- BLACK SWAN (SİYAH KUĞU)
İsmi kadar ilginç olan Black Swan filmi özünde iyi bir dansçı Nina ( Natalie Portman)’nın paralel evrene transfer olmasından sonra şeytana dönüşmesini konu alıyor. Çok yetenekli bir balerin olan Nina, annesi Erica ile yaşamaktadır. Oyun yönetmeni Thomas, Kuğu Gölü’nün baş balerini Beth’yi değiştirmeye karar verir ve ilk tercihi de Nina’dır. Balenin, Beyaz Kuğu ile Siyah Kuğuyu aynı anda canlandırabilecek birine ihtiyacı vardır. İki genç dansçı arasındaki rekabet garip bir arkadaşlığa dönüşürken Nina’nın karanlık tarafı da ortaya çıkmaya başlar. “Ayna ayna söyle bana ben kimim…?” sorusunu beynimize kazıyan Nina’nın iç hesaplaşmaları Black Swan’ın çıkış noktası.

2- THE ADJUSTMENT BUREAU (KADER AJANLARI)
Philip K.Dick’in kısa öyküsünden adapte edilen Kader Ajanları “Kaderimize razı mı gelmeliyiz yoksa kaderimizi kendimiz mi yazmalıyız?” sorusunu ön plana alarak buna kesin cevap arayan dramatik ve aksiyon dolu hikâyeyi aktarıyor. The Adjustment Bureau; David ve Elisa çifti için tesadüflerin var olmadığını yalnızca gerçekleşmesi muhtemel olayların hayat çizgilerini değiştirdiğini ve olayların aslında çok önceden kaderlerinde yazılı olduğunu yakın markaja alıyor. Tabi David (Matt Damon) ve Elisa (Emily Blunt)’nın aşk uğruna kendileri için çizilmiş yoldan sapmaları ise filmin en çarpıcı tarafı.

3- UNKNOWN (KİMLİKSİZ)
Bir konferans için geldiği Berlin’de trafik kazası geçiren Dr Martin Harris (Liam Neeson) üzerindeki şoku atlatıp hayata döndüğünde, eşinin kendisini tanımadığını dile getirir. Artık yerinde bir başkası vardır. İstemdışı yapılmış olan bu eyleme göre; Dr Martin’e bundan böyle çevresindeki herkes yabancı gelmektedir. Yalnız bu kadarla kalsa iyi; bir de Martin’in peşine bilinmeyen birtakım adamlar takılır. Haliyle Dr Martin için yapılacak en iyi şey hafızasını tazelemektir. Peki, Dr Martin içinde bulunduğu durumun esrarından kendini kurtarabilecek midir? Orası muamma…

4- RISE OF THE PLANET OF THE APES (MAYMUNLAR CEHENNEMİ)
İlki 1968 yılında çekilen Planet Of The Apes serisinin teknolojik öğelerle donatılmış yeni filmi olan Rise Of The Planet Of The Apes, genetik mühendislerin maymunların beyinlerini geliştirmek için yaptıkları deneyler sonrasında, maymunların insanlığın egemenliğini ele geçirip geçiremeyeceğini etkili bir biçimde yakın markaja alıyor. Rupert Wyatt’ın yönetmenliğini yaptığı film, eskilere nazaran biraz farklı. Sanki bu sefer Planet Of The Apes’in mitolojik tarafı güçlendirilmiş.
5- ONE DAY (BİR GÜN)

Yıllardan 1988, günlerden 15 Temmuz’dur ve Dexter (Jim Sturgess) ile Emma (Anne Hathaway) yeni tanışmıştır. Ama birlikte vakit geçirdikleri o gün birbirlerini düşünmelerine yetmiştir. O nedenle her yıl 15 Temmuz’da buluşma kararı alırlar. Onların hayatları bazen beraber, bazen uzak diyarlarda akıp gider. Mutluluklar, hüzünler, umutlarla geçen 20 yılın ardından tanıştıkları mezuniyet gününün, gerçek anlamını çözmeye çok yakındırlar. Ta ki birbirlerine ait olduklarını anlayana değin… Aşkın büyüsüne kapılan iki karakterin amansız mücadelesini ortaya koyan One Day David Nicholls’un romanından uyarlanan romantik bir dram filmi.

6- HORRİBLE BOSSES (PATRONLARDAN KURTULMA SANATI)
Seth Gordon’ın yönettiği kadrosu da hayli şenlikli olan bu filmde Nick, Dale ve Kurt adlı üç arkadaş hayatlarını zindana çeviren patronlarından kurtulmaya karar verir ve öldürme planları yapmaya başlarlar. Önceleri kiralık katil tutmayı düşünseler de cinayeti kendilerinin işlemelerinin daha doğru olacağına karar verirler. Fakat cinayet sanıldığından daha zor olacaktır. Patronlarından kurtulmak uğruna, patronlarına kin duyan yediden yetmişe herkes Horrible Bosses, aracılığıyla patronlarına daha da öfkeleneceklerdir. Tabi bu öfkelenmenin şaka yollu olduğunu dile getirmekte yarar var. Trajikomik durumdan ders çıkarmayı mesaj olarak ileten Horrible Bosses başarılı bir komedi…

7- CRAZY, STUPİD, LOVE (ÇILGIN APTAL AŞK)
Sulu zırtlak komedi filmlerinden sıkılanlar için Crazy, Stupid, Love yerinde bir tercih. Film; kendisi ile fazla ilgilenmeyen Cal’ın hayatını mercek altına alıyor. Cal Weaver (Steve Carell)’ın iyi bir işi güzel bir evliliği ve çocukları vardır. Hayatı gayet mutlu bir şekilde sürmektedir. Ta ki karısı onu aldattığını açıklayana kadar. Artık yalnız kalan Cal çapkınlık yapmaya başlar fakat başarısız olur. Yardımına bir barda tanıştığı Jacob çıkar ve ona bu işin inceliklerini öğretir. Fakat her şey bu kadarla da kalmaz… Kadınlar ve erkekler arasındaki ilişkiyi yeni bir boyuta taşıyan film, “kim kime dum duma” tekniğini komedi yoluyla aktarıyor.

8- TRUE GRİTT (İZ PEŞİNDE)
True Grit, Oscarlı yönetmenler Joel ve Ethan Coen tarafından çekilen intikam ve kahramanlık öyküsünün anlatıldığı bir Western macera filmidir. Hikâye, Charles Portis’in açık sözlü mizah ve hoyrat güzelliğin birbiriyle harmanlandığı, bir Amerikan klasiği olan romanına dayanıyor. Tarih 1870’ler, mekân İç Savaş sonrası Amerika, hikâyenin anlatıcısı ise 14 yaşında babası soğukkanlılıkla öldürülmüş ve bunun için adaletin peşinde Fort Smith, Arkansas’a doğru yola çıkan Mattie Ross. Oyuncu kadrosunda Oscarlı oyuncu Jeff Bridges (Çılgın Kalp), Oscar adayı Matt Damon (Yenilmez), Oscar adayı Josh Brolin (Süt), Barry Pepper (Er Ryan’I Kurtarmak) yer alıyor. True Grit’in senaryolaştırılması ve yönetmenliği Joel ve Ethan Coen’e ait.

9- MİDNİGHT İN PARİS (PARİS’TE GECE YARISI)
Küçük bir tatil için Paris’e gelen nişanlı çift Gil (Owen Wilson) ve Inez (Rachel McAdams) ‘in maceralarını sürrealistik bir şekilde beyazperdeye aktararak, aşkı, komediyi ve ironiyi Midnight In Paris filminde birleştiren Woody Allen, 64. Cannes Film Festivalinin ilgi odağı oldu. Woody Allen, günümüzün dünyasında sıkışıp kalan karakterlerin geçmişe yolculuk yaparak, geçmişte büyük başarılara imza atmış şairlerin ve ressamların karakterlerine bürünmelerini irdeliyor.

10- HARRY POTTER AND THE DEATHLY HALLOWS – PART 2 (HARRY POTTER VE ÖLÜM YADİGÂRLARI-BÖLÜM 2)
Harry Potter efsanesi bu kez mutlu bir son ile sevenlerine elveda diyor. Harry Potter’ın bu son hikâyesinde, iyi ile kötünün mücadelesi büyücülük dünyasını büyük bir savaşın içine sokmuştur. Tehdit hiçbir zaman bu denli büyük olmamıştır ve hiçbir yer güvenli değildir. Bu arada, Lord Voldermart (Ralph Fiennes) ile son karşılaşmasına gittikçe yaklaşan Harry Potter’ın fedakârlık yapması gerekecektir. Serinin en görkemli savaşında geçmişiyle yüzleşerek tüm gömülü sırları ortaya çıkartan Harry Potter artık son noktayı koyacaktır.

Arzu Çevikalp
16.12.2011
www.hurriyetaile.com

Jane Eyre: Başarılı Bir Roman Adaptasyonu

Yazar:

Bookmark and Share

AŞK HER KAPIYI AÇAR MI?

Feminist edebiyatın en eski klasik romanlarından biri sayılan Jane Eyre, fakir ama gururlu bir kızın başından geçen olayları sınıf çatışmasına dayandırarak dramatik bir anlatım biçemiyle okurlarına sunan iyi bir biyografik hikâye. Beyazperdeye uyarlanan Jane Eyre; erdemli ve dürüst bir insan olabilmenin zorluklarını etkileyici bir biçimde aktararak iç çekişmelerin “aşk” duygusuyla tamamiyle değişim gösterebileceğini vurguluyor.
Jane Eyre romanını okuyan, okumayan herkes bu film aracılığıyla belki de hayatlarında hiç şahit olmadıkları acı gerçeklerle yüzleşecekler. Çünkü Jane Eyre’in ana ekseninde zorba bir yenge ve aşkın baskın gücü yer alıyor. Yetim kalan ufak kız Jane Eyre, yengesinin himayesinde büyümesi onun hor görülüp, yalancı olmakla suçlanması ve her daim sessizliğini koruduğu için daha çok üzerine gidilmesi adeta psikolojisini bozuyor. Bir de bütün bunlar yetmezmiş gibi malikâneden uzaklaştırılarak yatılı okula gönderilmesi durumun vehametini büsbütün arttırıyor. Tabi okulda yaşadığı şiddet içerikli olayları hesaba katmazsak! Zaten bu yaşananların izleyicileri derinden yaralayacağı kanısındayım.

MUTLULUK KISA SÜRÜYOR
Ama her zaman genç bir bayanın yüzünü güldüren anlar vardır. O anlardan birini yakalayan Jane Eyre okuldan mezun olduktan sonra Rochester malikânesinde mürebbiyelik yaptığı esnada Bay Rochester’a karşı kalbinin pır pır attığını hissedince duygularına hâkim olamıyor. Ne de olsa gerçek aşk kapıyı sadece bir defa çalar. Jane Eyre için aşkın kapıyı çalması ilk başta dudaklarımıza bir parça bal çalıyor ancak ilerleyen dakikalarda üzülerek belirtmeliyim ki bu durum hiç de beklediğimiz gibi gelişmiyor. Aşkın çalkantılı tarafı ile alabora olan Jane Eyre’in kısa bir süre sonra yengesinin beklenmedik ölüm haberini alması, kimbilir belki de yengesinin Jane’e çektirdiği onca eziyetin kaçınılmaz sonuydu. Ne demiş atalarımız “Ne oldum değil, ne olacağım…”

AŞKIN GÜÇLÜ YANI
Birçok badire atlatarak aşkın en güçlü yanını ortaya çıkartan, başına gelen onca şeyden sonra güçlü olmayı iradesiyle azmiyle başaran Jane Eyre; bir kadının dimdik ayakta duruşunun önemli bir örneği. Bu nedenle Jane Eyre’in hikâyesi; sürekli kazanma hırsı içinde olanların eninde sonunda kaybedeceğini; gururlu olanların ve istediği herşey uğruna savaşanların ise kazanacağının mesajını veriyor.
Yönetmenliğini Cary Fukanaga’nın yaptığı ve başrollerini Mia Wasikowska (Jane Eyre) ve Michael Fassbender (Rocherster)’in paylaştığı Jane Eyre, daha önceki yapılan muadillerine nazaran yürek dağlayan iyi bir dram filmi örneği. 1996 yılında beyazperdeye aktarılan Jane Eyre hiç şüphesiz bugünkü kadar sükse yapmamıştı. Hakkını teslim etmek gerek. Çünkü bir çınarın kolay devrilmemesi gerektiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren film, iki saat boyunca izleyiciye duygusal anlar yaşatarak onları koltuklarına çivilemeye endekslenmiş sanki… Bu nedenle duygusal filmlerin en iyilerinden.

Nostaljik Filmlerin Büyüsü

Yazar:

Bookmark and Share

Kimileri geçmişle özdeşleşmeyi seçer, kimileriyse gelecek ile bağ kurarak zamanda yolculuk yapmayı. Ama bu seferki yolculuğumuz çok eskilere dayanıyor.

Günümüzden geçmişe doğru yolculuk yapıldığında hep şu düşünce sorgulanmıştır: Neden eski filmler insana daha çok haz veriyor da, günümüz filmleri onlar kadar tat vermiyor?

Bunun cevabını detaylıca açmak gerektiği kanısındayım. Teknoloji batağına güçlü bir biçimde saplanan günümüz sineması; sadelikten uzaklaşarak insanın ilgisini celbeden dramatik öyküleme sanatına ait teknikleri görselliğe dayandırıyor. Böylece görselliğe dayandırılan filmler tekdüze olmaktan öteye geçemiyor. Peki, görsellikten başka engeller yok mu tekdüze olmasına katkıda bulunan? Elbette var.

Örneğin her yeniliğin filmlere sirayet etmesi ve hikayenin tüm bu yeniliklerin gölgesinde kalması, seyircilerin sinema zevkini bozan faktörler arasında yer alıyor. Haliyle izleyiciler bu yeniliklere adapte olmaya çalışırlarken, filmdeki gediklerin üzerlerinin örtülmesi ise bu yolla kolaya indirgeniyor. Bana sorarsanız bu sinema endüstrisi için büyük bir kayıp. Lakin her şey göründüğü gibi değil.

Filmlerin retrospektifi…

Bilmem hatırlar mısınız eski sessiz filmleri? Eski sessiz filmlerde görüntü var ama ses yoktu. Buna karşın çoğu şaheserdi! Eğer bu fikirden yola çıkarsanız bu durumun günümüz sineması için çok farklı olduğunu görmeniz kuvvetle muhtemel. Sinemasever olarak hepimiz biliyoruz ki, günümüzde görsellik ile harmanlanan filmler duygudan yoksunlar.

Tabiri caizse içimize işlemiyor beyazperdede gösterilenler. İçleri kof ve seyircilere görsel bir şölen yaşatmak için yapılan filmler, yalnızca tek bir amaca hizmet ediyorlar: Eğlenceye ve hoşça vakit geçirmeye… Halbuki nostalji ruhu taşıyan filmler tersine tüm insani duyguları ön plana alıp, diyalogları ve alt metinleri süsleyerek seyircileri her daim filme çekmeyi başardılar.

Şu sıralar sıkça duyduğumuz “retro rüzgarı esiyor” sözü aslında bu yazılanları doğruluyor. Hazır konu retrodan açılmışken benim için önem arz eden nostaljik film hakkında bilgi vereyim.

Bunlardan ilki “Love In The Afternoon”.

Duygu yüklü anları sonuna kadar götüren en dokunaklı filmlerden biri olan 1957 tarihli Love In The Afternoon (Öğleden Sonra Aşk) siyah-beyaz olduğu halde yaratıcılığa önem verdiği için izleyicileri büyülüyordu adeta. Aşkı tesirli bir şekilde beyaz perdeye aktaran Love In The Afternoon adına söylenebilecek en önemli şey abartıya kaçmadan film tekniklerini geri plana itmesiydi. Bunun yanı sıra Audrey Hepburn gibi rolünün içine giren bir oyuncunun yapaylıktan uzak duruşu da cabası oldu.

İkinci önemli film olan Elephant Man ise, dramatik bir ağ kurarcasına, karakterlerin vahşi ve duygusal yönlerini ortaya çıkartıp iç dünyalarını beyaz perdeye yansıttı. Tabii onların ruhsal gelişimiyle beraber sanayi devrimi’nde yaşanan olayların silsilesini gözler önüne sermenin haricinde, parasız pulsuzların da yaşamından belirli kesitler aktarmayı ihmal etmedi.

Etkisinde kaldığım diğer filmleri ise şu şekilde sıralayabilirim: Annie Hall, Strangers on a Train, Rebecca, The Graduate, Rosemary’s Baby, Rainman, Giant, Papillon, Psycho, Bonnie and Clyde, The Great Escape, The Birdman Of Alcatraz, Roman Holiday, Big Sleep, Little Big Man, Kramer vs Kramer, How Green Was My Valley, The Postman Always Rings Twice (1946), One Flew Over the Cuckoo’s Nest, Casablanca, Vertigo, Singin’ in the Rain ve daha niceleri…

Uzun lafın kısası; eski filmlerdeki hikayelerin başarılı oluşunun sebebi; o yılların sorunlarına ayna tutup aralara da biraz komedi öğesi yerleştirmekti bence. Ne de olsa belli bir güldürmece vardı. Fakat işin işine karmaşa girdi mi o film; film olmaktan çıkıyor. “Şu baharatı da ekleyeyim, şu malzemeyi de koyayım” derken bir de bakmışsınız yemek karmakarışık olmuş. Tıpkı günümüzün görsel efektli filmleri gibi…

Netice itibariyle; zamanın akıp gidişi olumlu ve olumsuz olayları aynı potada eritirken, film endüstrisinin yan etkileri bazı seyircileri sinemadan soğutmakla kalmıyor; eskilere özlem duymalarına sebebiyet veriyor

Pati Pati’nin gizemli hayatı: The Future

Yazar:

Bookmark and Share

Kediseverlere müjde! Bir kedinin başından geçen maceraları anbean belleğimize kazıyan bağımsız bir film niteliğinde olan The Future, kedi sahiplerinin yapması gereken tüm fedakırlıkları etraflıca beyazperdeye yansıtıyor.

Hayatınızda hiç konuşan bir kedi duydunuz mu? İşte karşınızda tüm sorunlarını anlatan ayağı sakat bir kedi var. Hadi hep beraber kedinin macerasını dinleyelim. Yıllarca ev kedisi olma hasretiyle oradan oraya savrularak badireler atlatan kedi sıcacık bir yuvası olsun istemiş. Kendini çoğu zaman yalnız hisseden kedi, soğukta sokaklarda yatmaktan o kadar bıkmış ki, sonunda bir hayırsever onu barınağa yerleştirmiş. Vahşice katledilen hayvanların arasından sıyrılmayı başaran kedi, tıpkı ufak bir çocuk edasıyla sevimleşmiş ve içgüdüleri aracılığıyla yeni bir yuva bulmak için çabalamış çabalamasına ama ilk önce ayağının tedavi edilmesi gerekiyormuş. Derken genç bir çift kediyi evlat edinmek üzere barınak sahiplerinden istekte bulunup Pati Pati ismini takmışlar ve böylece Pati Pati’nin dileği gerçek mi olmuş? Bilinen bir gerçeğe göre aktaracak olursak, kedinin tam anlamıyla yeni sahiplerine kavuşup kavuşamayacağı ancak 1 ay sonunda belli olacak. Tabi o 1 ayın geçmesi kedi için çok zorlu bir süreç. Kedinin gün sayacağına şahit olacak olmamız da işin ilginç tarafı… Kedinin hikâyesi böylece akıp gitti…

Sorumluluk sahibi olmanın bedelleri

Şimdi tüm bunların harmanlanıp bir film olduğunu hayal edin. Eğer ettiyseniz tam yerine geldiniz demektir. Çünkü bu hikâye, The Future (Gelecek) filminin ana ekseninde yer alıyor. Pati Pati’nin konuşma sekansıyla açılan film, daha önce aşina olduğumuz filmlerin girizgâhına hiç benzemiyor aslında. Diğer bir ifadeyle; fazlasıyla özgün… Film zaten en baştan alamet-i farikasını ortaya koyuyor. Hayvansever dostlara mesaj göndermek isteyen yönetmen Miranda Joly bağımsız filmlerin ayağını bir tamaya dayarken, hayvanların ufak bir çocuk kadar masum olduklarını ve yüreğimizin diğer bir köşesinde onlara yer ayırmamız gerektiğini vurguluyor. Bana kalırsa; onların evlatlarımızdan hiçbir farkı yok. Evlatlarımız da ilgi istiyor sahip olduğumuz hayvanlar da… Sorumluluk alma bilincimizi arttırmaya yönelik The Future-adından da anlaşılacağı gibi-kendi geleceklerini düşünen karakterleri sahnelemekten çok, hayvanların geleceğini düşünen insanların birlik içinde hareket etmeleri gerektiğine karşı atıfta bulunuyor sanki… Sokaklara atılan kediler ve köpekler zalim insanların ellerinde oyuncak olurlarken, şiddet duygusunun giderek yüzeye çıkıp kökleşmesi bizleri hüzünlendirmekle kalmıyor; adeta gözyaşlarımızın akmasına neden oluyor. Tabi tüm bunlar gerçeklerin çarpıtılmadan filme konu olması büyük etken. Festival-vari bir teknikle karakterleri tek bir merkeze toplayıp, ajitasyondan uzak duran ufak bütçeli The Future dramatik sahneleri öne çıkarıyor. Bunu yaparken de odağı tam yerine yerleştiriyor. Alın size teknik oyunlara başvurmadan yaratıcılığı öne çıkaran bir senaryo! Amma velakin, senaryodaki karakterler birbirlerine pamuk ipliğiyle bağlılar ve hepsinin kafalarında oluşturdukları yeni bir yaşam stili (yeni bir gelecek) var. O karakterlerin arasında dışavurumu başaramayan Sophie ve Jason çifti aslında ne istediklerini bilmeyen iki gizemli yabancı gibi… Herşey o kadar gizemli olmamalı öyle değil mi?

Mutsuz son portresi
Jason ve Sophie arasındaki uçurum gitgide tehlikeli bir hal alırken, Pati’ni hayatlarına girecek olması tüm dengeleri değiştiriyor. Bir kedi deyip geçmeyi sakın! Bazen yapılan en ufacık değişiklik bile insan hayatını büsbütün başka bir biçime sokabiliyor. Jason ve Sophie için de aynı durum geçerli. Sevgiyi hep farklı yerlerde arayan genç çiftin iyi birer aile ferdi olmadıklarını gözlerimizin önüne seren film, özverili ve sevecen olma yolunun bu kez Pati Pati’den geçtiğini mercek altına alıyor. Burada Pati Pati devreye girip onlara: ” Üzülmeyin 1 ay sonra sizlere mutluluk aşılayacağım” diye iç geçiriyor. Çöküşe geçilen zamanlarda bir kedi almak ya da onu evlat edinmek başta yapbozun parçalarını tamamlıyor belki ama kedi kendisine şefkat verilmediğinin farkına vardığında hayata küsüyor. Tıpkı genç çiftin arasındaki yaşananlardan nasibini alan Pati Pati misali… Tabi hikâyenin mistik tarafının, irdelendiğini de belirtmeden geçmek olmaz. Öfke krizi geçiren ve kontrolü kaybeden genç çift yaşamlarının içindeki karmaşadan daha büyük bir karmaşaya sürükleniyorlar: mutsuz sona…

Mistik bir dünyaya aralanan kapı
Peki, nedir bu mutsuz son? Aslında herşey Pati Pati’nin vizyonuna göre gelişiyor ve Pati Pati’yi bekleyen sonu sizlere aktarmak sırtınızdan vurulmaya benzer. Çünkü filmin düğüm noktası hikâyenin finalinde gizli. İhmalkârlığın, sorumsuzluğun ve diğer sorunların Jason ve Sophie’nin üzerinde ağ kurarak onların asıl dünyadan kopmalarına vesile olması, sanalla gerçeklik arasındaki ince çizgiyi iyice zayıflatıyor. “Bugünün işini yarına bırakmayın” mesajını veren The Future “Hayattaki amacınız nedir…?” sorusunu sordurtarak cevabı bulmamıza olanak sağlayan hem teorik hem de de ütopik bir film.
Genel itibariyle değerlendirdiğimizde The Future’da Pati Pati’nin konuşuyor oluşu ve bunun yanı sıra yönetmen July’nin o konuşmaları “monolog” olarak filmin alt metinlerine yerleştirmesi hem yaratıcı hem de ütopik. July’nin ütopyasının bu denli yaratıcı olmasına şaşırmamak lazım.

Kıssadan hisse; birçok fikri analiz eden, kedinin hislerine tercüman olan ve egosal oyunları baz alarak insanın iç yapısına atıfta bulunan The Future’in vizyona girmesi beni çok sevindirdi. Daha önce hiç denenmemiş bir fikrin, bu film ile ön plana çıkması çok zekiceydi. Kedi sahibi biri olarak Yönetmen July’e ne kadar teşekkür etsem azdır. Sayın okuyucular Pati Pati’nin sizlere selamı var!

www.caferuj.com.tr

İçinde yaşadığım deri: “İntikam Soğuk Yenen Bir Yemektir.”

Yazar:

Bookmark and Share

‘İçinde yaşadığım deri’ hayatın çok engebeli olduğunu ve o zorlu süreci tamamlamak için içimizdeki şeytana yenik düşmeden olayları tatlılıkla çözmemiz gerektiğininin mesajını veriyor.

Yanlış anlaşılmalar… Zıtlaşmalar… Çapraşık düşünceler, kin duymanın negatif etkileri… ‘Sadistçe arzular’ … Yaşamı alabora olan bir plastik cerrahın intikamı… Bu sorunlarla ilgili bir film de bizlerin üzerinde olumsuz etki yaratır mı? Fransız polisiye yazarı Thierry Jonquet’in “Tarantula” isimli romanından uyarlanan ‘La Piel Que Habito’ yanlış anlaşılmaların ve yapılan büyük ya da küçük hataların asla telaffisinin mümkün olmadığını aktarıyor. Hatta saplantılı bir karaktere haiz yaşam modelini senaryonun içine öyle bir yedirmiş ki, Avrupa sinemasına antipatisi olanların bile ilgisini çekiyor.

Başarılı bir roman adaptasyonu
Bir roman adaptasyonundan böylesine bir skala yakalamak hayli zor. Genelde romanların filme uyarlanma tekniklerini unutan ya da tam olarak kavrayamayan senaryo yazarları ve yönetmenler hakkında piyasada birçok laf dönerken, Ispanyol yönetmen Pedro Almodovar’ın bu işten nasıl alnının akıyla çıktığını irdelemek gerek. Çünkü Almodovar ilk kez bir roman adaptasyonuyla karşımıza çıkıyor. Hem de Antonio Banderas gibi her karaktere bürünen yakışıklı bir oyuncuyla…
Film, Pedro Almodovar’ın ‘Atame’ filminden hatırlayacağınız gibi psikolojisi bozuk olan saplantılı karakterin dibe vuruşunu konu alıyor. Bir araba kazasında yanarak ölmekten son anda kurtulan eşine yeni bir deri yaratmak için çalışmalar yapan estetik cerrahı Dr Robert Ledgard (Antonio Banderas) 12 yıl sonra bunu başarır. Fakat eşi aynada yanmış vücudunu gördüğünde intihar eder. Küçük kızının buna şahit olduğunu öğrenen Ledgard büyük bir depresyon geçirir. Bu depresyon Ledgard’ın deneyleri büyütmesine ve neredeyse Jigsaw gibi bir katile dönüşmesine sebebiyet verecektir…

Ruhunu şeytana satan Dr Ledgard

Ruhlarını şeytana satan insanların dünyasına kamerasını yönelten Almodovar soğukkanlı olmanın bazen işe yaradığını bazen ise şiddete yol açtığını aktarıyor bizlere. Içinizdeki vahşetin ve kötücül düşüncelerin sizi ele geçirmesine izin verip ölçüyü kaçırdığınız zaman sonunuz Dr Ledgard’dan farklı olmayacaktır. Almodovar’ın asıl anlatmak istediği de bu ya zaten. Almodovar aslında daha da çok anlatmak istiyor bana kalırsa. Tıpkı önceki filmlerinde olduğu gibi sanatsal ve estetik sekansları ön plana alan Almodovar, o sahneler aracılığıyla “mistik” olmanın yollarını ararken, tekniğinin yinelediğini fark edip ‘Içindeki Yaşadığım Deri’ ile değişiklik yapmaya karar vermiş. Peki, nedir bu değişiklik? Psikolojisi bozuk bir cerrahın mimiklerini kullanmadan rol yapıyor olması… Almodovar’ın oyunculuk konusundaki değişikliğinin ucu bu kez fazlasıyla açık. Orası öyle ama oyunculuk dışında da görülmeye değer yenilikler var. Bu yeniliklerden bahsedelim biraz da…

Geri planda kalan kanlı sahneler

Gerilimin dozajını artırıp, şiddeti kısan Almodovar kanlı sahneleri filmin altına süpürerek seyirciyi yalnızca hikaye örgüsüne çekiyor. Kanlı sahneleri tüm çıplaklığıyla görmek isteyenler için filmi izlemek caydırıcı olabilir. Ancak seyircinin içine işleyen sahneleri iyi bilen Almodovar çok mantıklı davranmış. Buradan hareketle; ‘Içinde Yaşadığım Deri’ “Bir sonraki sahneden sonra ne olacak…?” diye düşündürtmekle kalmayıp, adeta bizleri bir puta dönüştürüyor sanki… Tabiri caizse; gözlerimizi kırpmadan izlememize olanak sağlıyor. Bir bakmışız filmin içindeyiz. Lakin herşey göründüğü gibi değil! Haddinden fazla cesur davranıp açık saçık görüntüleri filme eklemek hiç akıl karı değil. Bir yerden sonra izleyiciyi rahatsız ediyor. Beni de rahatsız ettiğini söylemeden geçmek istemedim. Olmadı be Almodovar usta!

Netice itibariyle; ‘Içinde yaşadığım deri’ tüm artıları ve eksilerine rağmen Almodovar’ın filmlerinin bir tık ötesine geçerek, intikamın yeni bir intikam doğuracağını ve şeytana esir olmanın her şekilde kaybedeceğini, kendine özgü tarzıyla ortaya koyuyor. Şunu hatırlatmalıyım ki, mizah katılmamış bir film izlemek sizi tatmin edecekse ‘Içinde yaşadığım deri’ tam size göre!

www.hurriyetaile.com

Sınır Tanımayan Teknoloji Deliliği: Animeler Ve 3 Boyutlu Filmler

Yazar:

Bookmark and Share

Çizgi animeler her zaman en geniş yaş aralığına sahip insanların ilgisini çekmekle kalmadı; aynı zamanda o insanlara yeni bir dünya kurmaları için vesile oldu. Ve bunu başaran isimlerden biri hiç şüphesiz Miyazaki idi. Belirli bir zaman sonra teknolojinin evrim geçirmesiyle beraber çizgi animelere üçüncü boyut eklendi.

3 boyutlu filmlerin ve animelerin alıp başını yürümeye başladığı şu son günlerde “teknolojik” araçlar ile voleyi vurmaya çalışan film yapımcıları artık “eski usul” diye tabir edilen animasyon filmlerini tozlu raflara kaldırmaya çalışıyorlar. Bunu yaparken de birşeyi tamamiyle unutuyorlar: her yeniliğin tutmayacağını… Tıpkı Tenten’in maceralarında olduğu gibi.

Canlı animasyonun sırrı
Günümüzde çizgi karakterleri bilgisayar aracılığıyla uygulamaya koymayı tercih etmeyen animatörler canlı animasyon tekniklerini kullandıkları için Miyazaki-vari çizgi karakterler artık beyazperdeye uğramaz oldu. Hepiniz az buçuk canlı animasyonun ne olduğunu biliyorsunuzdur ama biz yine de bahsedelim. Bu animasyon tekniğinde, canlı bir aktörün vücuduna bağlanan aparatlarla yaptığı hareketlerin koordinatları belirlenerek bilgisayara aktarılır ve daha sonra bu koordinat bilgileri bilgisayarda oluşturulmuş canlı aktörün hareketlerini birebir taklit etmesi için kullanılır. Tabi eskiden tüm bunlar elle çizilip resimler tek tek fotoğraflanarak animasyon oluşturulurdu. Dereden ne sular akmış meğer…

Başarının kıstası Wall-E
Biz gelelim asıl meseleye: 3D ve canlı animasyon tekniği ile film yapmak yaratıcılığı geri plana itip “öyküleme” gibi bir anlatım biçemini filmin altına süpürmek olabilirmi sizce? Bazı insanlar anti-teknolojist olduğumu düşünebilir belki ama sürekli kendini yineleyen 3D animelerin ve diğer 3 boyutlu filmlerin ticari kaygısının günbegün ruhumuzu kemirdiğini görmezden gelemeyiz. Gelmememiz de gerekiyor zaten. Mantık itibariyle ele aldığımızda filmlerin hikâyelerinin takdire şayan olmayıp 3D ile pazarlanması ufak bir çocuğun eline lolipop vermekle doğru orantılı bence. Izleyiciler 3D teknolojisine kanarken çocuk da lolipopunun zevkinin doruklarına varıyor adeta. Ama işin matematiği bu kadar basit değil tabi. Çünkü hem hikâyeyi hem görseli birbirine bağlamak zor sanat. Elbet bunu yapanlar da var. Mesela canlı animasyon ile yapılan Wall-E. Bu anime çok duygulandırmıştı izleyenleri (Ben bile ağlayacak gibi olmuştum) Eğlence, macera ve duygusallık üzerine ağını ören Wall-E dramatik bir çatı altında hikâyesini aktarırken; 3 boyut farkını ise abartıya kaçmadan gözlerimizin önüne sermişti. Demek ki isteyince yapılabiliyormuş. Benim için 3 boyut nedir biliyor musunuz? 3 boyut var olan bir filmin kalitesini artırarak izleyicilere en iyisini sunabilmek… Ya da görselliği biraz daha çoğaltarak odağı o noktaya yönlendirmek.

Disney Pixar ve Miyazaki
Gelin görün ki; Tenten ve onun muadili olan sempatik animasyon filmlerine 3 boyut sirayet edince o filmlerin ruhu bozuluyor bana kalırsa. Aslında filmin gişesini 3 boyuta dayandırmaya biraz karşıyım. Çünkü işe baştan 1-0 yenik olarak başlamak başarısızlığı getiriyor beraberinde. Bu kadar olumsuzluktan sonra; genel olarak animasyon hakkında aktarılacak bazı bilgilere geçelim. Bilindiği üzere animeler alanında Walt Disney’in süregelen bir macerası vardır. Walt disney tarafından kurulan 3D sistemi 3 boyutun öyküleme tekniği ile birleşmesinden oluşur. En iyi örnekleri olarak Wall-E, Bolt, Despero ve Canavarlar Yaratıklara Karşı’yı söyleyebiliriz. Buradan hareketle, Disney Pixar’ın gücü çizim tahtasında başlar; zengin bir hikâye hassasiyeti, taze bakış açısı ve unutulmaz karakterleriyle yarattığı hayal gücü (günümüz için gitgide zorlaşıyor bu durum) ve zengin içeriği, yaratıcılığı besleyen ortak bir kültürü ortaya çıkarır. Bir elin beş parmağını geçmez bu animeler, orası ayrı konu. Gelelim yazının başında bahis etttiğim 3 boyutlu olmayan animelerden… Karakterleri her daim elle çizen Miyazaki bilgisayar teknolojisinden yararlanmayarak görselliğin hikâye üzerindeki çarpıcı etkisini ön plana çıkarmayıp, karakterler arasındaki ilişkiyi irdeler.

Martin Scorsese iş başında
Peki, animeler nasıl bu noktaya geldi? Geçmişten bugüne animasyon stüdyolarının çoğalıp geniş kitelelere hitap etmeye çalışmaları animelerin yeniden doğmasına olanak sağladı. Ama diğer taraftan bu fikir 3 boyutlu film yapmak isteyenleri haddinden fazla cesaretlendirdi. Hiç hoş olmadı tabi! Hatta bunun kanıtı olarak 2 Aralık’ta vizyona giren yönetmenliğini Martin Scosese’nin yaptığı 3 boyut ruhu katılmış The Invention of Hugo Cabret ‘i örnek gösterebiliriz.
Brian Selznick’in “The Invention of Hugo Cabret” adlı çocuk romanından adapte edilen film, Paris tren istasyonunun duvarları arasında yaşayan ve saatlerden sorumlu olan kimsesiz bir çocuğun, bir gün saati tamir etmeye çalışmasıyla yaşadığı gizemli macerayı konu alıyor. 3 boyutlu bir macera filmi olan Hugo, deneyimli ve başarılı bir yönetmen olan Martin Scorsese’nin de ilk 3D denemesi. Kulağıma çalınan bir bilgiye göre filmin ilham perisi; Georges Méliés filmleri ve yönetmenin mekanik figür koleksiyonları imiş.
Eğer siz de benim gibi Martin Scorsese’ye şans verip nasıl bir film yaptığını merak ediyorsanız mutlaka yolunuz o filmden geçmeli. Filmi izlemek için sabırsızlanıyorum.

www.caferuj.com.tr
02.12.2011

Günümüzün Vampir Çılgınlığı: Biri Beni Isırsın!

Yazar:

Bookmark and Share

Hayatta korkulacak bir sürü şey vardır, fakat gece uyurken dört yüz yaşındaki bir vampirin saldırısına uğramak bunlardan biri değildir. Çünkü asıl korku kendimizden korkuyor oluşumuzdur.

Birine sinirlendiğinizde ya da kızdığınızda, ya o kişiden uzak durmak istersiniz ya da ondan kurtulmak için planlar yaparsınız. Ve kurtarıcı düşünceniz işte o an aklınızın bir yerine ilişiverir: “Keşke vampir olsaydım da, yaptığının bedelini ödetseydim.” Vampir olmaya özenenlerin sayısı arttıkça kin güden insanlar da onlara benzemeye çalışıyorlar. Ama bazen insanın gerçekten de vampir olası geliyor.

Vampire Diaries

Öfke en büyük şeytandır

Dünyada hergün meydana gelen saçmalıklar silsilesi-ki bunlar- hunharca katledilen hayvanlar, sadistçe ölüme terk edilen insanlar, seri cinayetler, ve daha gırla giden dehşet vakaları… Tüm bu saydıklarım kötülükle özdeşleşen insanların(şiddet yanlıları) vampir olmak isteyişlerinin bir tezahürü zaten. Buradan hareketle insani duygularını yitirmeye meyilli olan zalimler, etrafındakileri de kendilerine benzetmeye çalışıyorlar.Bana kalırsa çoktan benzettiler!
Diğer taraftan yaşanan bedbaht olaylar asırlar önce şiddet yanlılarının vampire dönüştüğünü gösterirken; esasında onların vampirliğe özenmediğini gerçekten de öyle olduklarını vurguluyor. Sözün özü; insanın içinde yatan birçok karakter var. Onlardan en önemlileri öfke ve sevgi. Tabi dünya şartlarına göre “öfke” diğerlerine oranla öne çıkıyor. Zaten öfke filmlerde ve dizilerde karşımıza çıkan şeytanın ta kendisi! Öfke krizi nedeniyle yıllardır patlak veren cinayetler ego oyunlarının ağlarına takılırken, bazı kişilerin içlerindeki “sevgi” duygusunun aslında hiç var olmadığını gösteriyor. Ya da var olup işlevselliğini yitirdiğini… Kontrol mekanizması çalışmadığında içlerindeki şiddet ortaya çıkıyor. Peki, bu şiddetin ortaya çıkmasının sebebi nedir? Gerçek hayatta yapamadıkları eylemlerin ve onun muadillerinin ruhlarının derinliklerinden gelen “şunu şöyle yap” diyen negatif içerikli iç ses ile birleşerek sanal dünyayı aktifleştirmesi bence. Hem de ekranları kullanarak… Böylece gizemi ve şiddeti orta noktada birleştirip onları mitleştiren ekran; görünürde vampirlerin dünyasının bir o kadar şaşalı olduğunu ama içine fazla girildiğinde ise zararlı olduklarını kanımıza zerk ediyor adeta. Şunu unutmadan dile getireyim: Bu durum en çok gençlerin hoşuna gidiyor. Ne demiş atalarımız “Her gülün bir dikeni vardır.” Bu özlü sözden yola çıkarak gençlerin ilgisini çekeceğini düşündüğüm vampir dizilerinden bahsetmek istiyorum.

Vampir dizileri

90′lı yıllarda başlayan vampir dizi furyası ilk Forever Knight ardından Angel; sırasıyla Buffy The Vampire Slayer, Blood Ties, Moonlight, True Blood, Vampire Diaries ve Being Human ile devam etti ve halen devam etmekte. Ama geçmişten ziyade günümüzü değerlendirmek daha mantıklı. O halde kısaca Vampire Diaries ve True Blood hakkındaki analizlere geçelim.
Bu dizilere göre; vampirler çoğu zaman ucube olarak bilinen yaratıklardır: soluk benizli, sivri dişli, oradan oraya atlayıp sinsice hareket eden ve tabutlarda uyumayan… Geniş açı ile değerlendirirsek vampirlerin; insan kanı içmekten büyük tatmin duymaları ve bu canavarca arzuyu dindirmek için seri cinayete başvurmaları, yaradılışlarının insanlara oranla daha acımasızca geliştiğinin en önemli göstergesi. Fakat şunu unutmayın ki vampirler sanıldıkları kadar güçlü değiller.

Vampirler sanıldıkları kadar güçlü değiller

Nasıl ki, insanların zaafları varsa onların da var. Nedir bu zaaf diye soranlara cevabı yapıştıralım hemen. Tabiki aşk! Vampirler âşık oldukları zaman dünyaları değiştiği için kendilerini frenlemeyi başarırlar, uzaklaşıp gitmezler ve daha da enteresanı insanlara karşı kapattıkları vanalarını-duygularını- tekrardan açıp ölüme bile meydan okurlar. Tabi tüm bunlar vampirlerin iyi tarafları. Onların en kötü tarafları ise kana susamaları. Zaten Vampire Diaries ve True Blood dizilerinin de aktardığı hikâyeler bunlardan çok farklı değil. “Beni bir kez ısırsana” niyetiyle haykıran vampir düşkünü genç kızlar başlarına geleceklerden bihaberken kötülük yapmaya meyilli olan vampirlerimiz ise iş başındadırlar. Aslına bakarsanız sıradışı olan her zaman yankı uyandırır. Buna karşın, vampirlerin tüm olumsuz özelliklerini sildiğimizde geriye özlerinden ayrılan parçaları kalıyor: sonsuz yaşam. Alın size sıradışılık işte!

Özenti gençlik

Hepimiz hayatımız son bulmasın isteriz. Tıpkı fırtına öncesi sessizlikte yol alan gemi misali… Vampire Diaries ve True Blood’da öykülenen sahneler gençlerin ilgisini çekerken; normal yaşamlarında deneyimleyemeyecekleri “mistik olguyu” beyinlerinden hiç çıkmayacak bir şekilde çivi yazısıyla kazıyor. Bu vesileyle genç kızlar Elena ve Sookie karakterlerine özeniyorlar. Erkekler ise vampir Stephen ve Bill edasıyla davranarak vampir olmaya kalkışıyorlar. Ee haliyle bu kaleme aldığım düşünceler sadece ve sadece sanal olarak meydana geliyor. Acaba gerçekten böyle olsaydı dünyanın sonumu gelirdi? Görünen o ki; sona doğru yaklaşıyoruz. Eğer sona doğru yaklaşıyor olmasaydık bu tarz yazılar yazmayıp farklı konular hakkında tartışırdık. Çünkü televizyonun dezavantaj haline dönüşen tarafı görsel teknolojiyi ayaklandırıyor. O görselliğe kanmamak için kör olmamız lazım.

Vampirli dizilerin giderek artması

Gelelim ayrıntılara… Dizi olarak ekranlara taşınan vampirler ve onların türevleri aslında çok satan romanlardan uyarlanarak izleyicilerin beğenesine sunuluyor. Vampirler hayatımızın en önemli parçası haline büründüler bile!
Tek düşünsel ana figüre bağlanan vampir dizilerini yakın markaja aldığımızda önceden belirtmediğimiz birşey vardı. O da dizileri izlerken, oradaki vampirlerin karanlıkla özdeşleşmesi ve diğer taraftan kara bulutların gecenin ıssızlığında bizlere hiç unutamayacağımız bir korku tüneli macerası yaşatması.
Ama bizim asıl merakımız vampir içerikli dizilerin neden bu kadar iş yaptığı. Bunun sebebi yozlaşan toplum yapısının gençler üzerindeki yaptırımı iken, medyanın ise bu düşünceyi yermeyip ona destek vermesi, aktarılanların kesinlikle durdurulamayacağını her fırsatta kanıtlıyor. Etki-tepki yaratan diziler reklam pastasından aldıkları payla çarklarını döndürüp alabora olmadan varlıklarını sürdürüyorlar. Sanalla birbirine giren gerçekler izleyicilerin gözlerini kamaştırmakla kalmıyor adeta gözlerini pinpon topu gibi pörtletiyor. Gündelik yaşamın sıkıntıları ile cebelleşerek bilinçaltlarında yeni bir düzen kuran insanlar sıradışı güçlere ancak o yolla sahip olacakları inancındalar…Kıssadan hisse; günümüzde bertaraf edilemeyen vampir sorunları yeni bir moda haline gelen “vampir akımını” gitgide hızlandırmış durumda. Salgın gibi yayılan bu akım yalnızca gençleri değil her telden insanı çekmeye başladı. Bu akımı raydan çıkmış bir tren gibi tanımlayabiliriz. Bunca olumsuzluğa rağmen ben vampir dizilerini izliyor muyum? Korkarım ki evet. Bizi sırtımızdan bıçaklayan televizyon amacına fazlasıyla ulaşıyor.

Arzu Çevikalp- www.hurriyetaile.com
25.11.2011

Televizyonun İçimizdeki Boşluğa Olan Hizmeti

Yazar:

Bookmark and Share

Oyuncak oynamayı hepimiz severiz ama bu sefer oyuncaklarla oynayan biz değiliz. Bizimle tıpkı bir oyuncakmışız gibi oynayan televizyon bunu çok iyi başarıp dalgasını geçiyor. Her zaman biz mi oynayacağız? Yanılmışız meğer.

televizyonTelevizyonun izleyiciler üzerindeki etkisi giderek artmakta ve izleyiciler artık kukla olmuş durumdalar. Eskiden izleyiciler televizyonda eğitim içerikli programları tercih ederken; zamanla önemini yitiren “bilgi edinmek için her yola başvururum” düşüncesi bu günün koşullarına pek uymuyor. Hiç şüphesiz bunun nedeni izleyecilerin boş anlarını değerlendirmek isteyip televizyonu eğlence için ambalajlanmış bir hediye paketi olarak görmeleri. Peki, televizyon izleyiciyi monotonlaştırıyor mu? Aslında izleyiciyi monotonlaştıran tek şey kendisi. Çünkü makine ve insan arasındaki ilişkinin kurallarını da insanlar koyuyor. Tabi burada asıl önemli olan insanların içlerindeki boşluğu neden televizyon ile doldurdukları. Belki de robatlaştırıldıkları içindir tüm yaşananlar. Bence başlıca sebebi şu: insanlar gündelik hayatlarında yaşadıkları sorunlardan dolayı televizyondaki yararlı programları izleyip beyinlerini yormak istemiyorlar. Diğer bir ifadeyle beyin fırtınası estirmek yerine; bilinçaltlarında inşa ettikleri yaşam modellerini diziler aracılığıyla gerçekleştirmek istiyorlar. Her biri belirli karakterlere bürünüyor. O anlık o karakterler, işin büyüsü bozulduğunda ruhlarının derinliğinde var olan ve özden ayrılan parçalarına geri dönüyorlar yani; gerçeklik olgusuna…

Amaçları dünyadan bir ya da iki saatliğine kopmuş olmaları. Tamam, belki bu şekilde düşündüğümüzde çok akıl karıymış gibi gözükebilir. Ancak detaylıca düşündüğümüzde buzdağının diğer tarafını görebiliyoruz. Diziler bir yandan izleyicileri uyuştururken diğer taraftan da dizilerde vuku bulan olumsuz kökenli hadiseler daha o izleyicilerin hırslanıp gerçek hayatlarında olmamaları gereken kişilere-özentilere- dönüşmelerine vesile oluyor. Dengeler değiştikçe; ilgiler ve beğeniler de ona keza farklılaşıyor. Şimdi terazinin bir ucuna dizi, diğer ucunaysa açık oturum programı koyalım. Tarttığımızda hangisi ağır gelir? Sizce? Fakat unutulmaması gereken bir şey varsa o da beklenti. Televizyon gibi bir kutuya hizmet edenler insanların ne beklediğini çok iyi biliyorlar ve talebe yönelik seçenekleri arttırıyorlar. Sanırım bu aralar talep de evrim geçirmek üzere… Artık genç izleyiciler televizyon izlemeyi yavaş yavaş bırakıyorlar. Internet varken neden televizyondan dizi izlesinler ki! Televizyonun yerini internet ele geçirmiş halde. Buraya eklemlenmesi icap eden en önemli düşünceyi de es geçmemek lazım. Çünkü internet bundan böyle gençlerin tekelinde. Internetin gençlerin tekelinde olmasına rağmen, çalışan kesimin trafik nedeniyle televizyondaki dizilere ve programlara yetişememeleri işi bozuyor. Tam bu noktada internet devreye giriyor ve dizi ve program müdavimleri yaşasınnn! diyerek seviçlerini dile getiriyorlar. Alın size kolaylık işte.

Tabiri caizse; bazı şeylerin “moda” haline gelmesi herkesin ona yönelmesine sebebiyet veriyor. Zamane gençliğinin birçok şeyi “eğlence” uğruna yapması sosyal medyayı haddinden fazla öne çıkarıyor. Televizyon da nasibini alıyor zamane gençlerinden! Görün ki; kendi kazdığımız kuyuya kendimiz düştük bu sefer. Tüm bunları anladık da dizilerin ve programların reytinglerinin düşme sebebi sadece internet mi? Hayır. Dizilerin ve birçok programların artık tekrardan ibaret olması izlenme oranlarını düşürüyor. Tüm kanallar aynı kameranın vizöründen bakar gibi birbirlerine benzer işler yapıyorlar. Televizyon sektörü kendi içindeki yozlaşma nedeniyle yaratıcılığını kaybetti bir kere. Bana kalırsa şöyle bir yöntem denemek gerek: Kendini tekrar eden projeleri iptal ederek “meslek” ağırlıklı projeler yapılmalı. Daha önce Doktorlar dizisi ile bunun örneğini gördük zaten. Bu meslek dizilerinin ve didaktik programların sayısı arttırıldığı takdirde televizyondaki tüm dengeler değişecektir.

02.11.2012
Arzu Çevikalp
Hurriyetaile

Çözüm oyunda saklıdır: Margin Call

Yazar:

Bookmark and Share

2008 ekonomik krizinin etkilerini ve sancılı sürecini beyazperdeye aktaran Margin Call 2011 Sundance Film Festivali’nde dünya prömiyerini yaparak Berlin’de “Altın Ayı” için yarışmıştı. Stratejik oyunlar ile festivalde ilgi çeken Margin Call’u ülkemizde izlemek size zevk veriyorsa o halde önden buyrun!

Ekonomik krizin yaşandığı şu son günlerde, sistemin çöküşüyle beraber küresel emperyalizmin silah haline dönüştürülüp namlusunun bize doğru yöneltilmesi iç çekişmeleri tetikliyor. Böylece, bu iç çekişmelerden dolayı kendisine yer edinen “canavar” lakaplı kapitalizm ana malın gücünü bir kez daha öne çıkartıyor. Ne pahasına?

Hiyerarşik düzenin yaptırımı

Hatırlayın her zaman güçlünün güçsüzü ezdiği bir düzen vardır. Bu düzeni hiyerarşik düzen diye tanımlamak mümkün. Kademe kademe basamakları çıkarken yapılan hileler, dönmedolap tarzında oynanan oyunlar ve insanlara kazık çakmalar ekonomiyi daha da çalkalandırıyor. Ekonomi adeta depremde sallanan bir beşik gibi… Tabiri caizse yedi şiddetinde sallanıyor. Altyapı ne kadar güçsüz olursa bir yapı o kadar kolay hayatını kaybeder. Ne kadar güzel demişler “Bir çınar kolay devrilmemeli” diye… Mesela bir hayvanın önünden yemeğini almak basit bir eylemdir; insanlarda da aynı durum söz konusu. Çünkü bile bile lades diyorlar. Kandırılmamayı başardıklarında zaten dengeler değişecektir. Önce üretim ve tüketim meselesini çözmek gerek. Ama genel itibariyle “tüketim” o kadar almış başını yürümüş ki üreticiler, ne yapacakları konusunda kafaları iyice karışmış. İşte burada devreye basit bir mantık giriyor: “Oyunun içindeki strateji” ya da diğer bir deyişle Oyunun içindeki oyun…”

Politik ve stratejik oyunlar

Stratejik plan her zaman risk uygulayana göredir. Burada yazılanları daha detaylı bir şekilde özetleyen Margin Call; krizi erteleyen geçici çözümlerle günü kurtarırken, düzeni bozan kaosun; ahlaki çıkmazın eşiğinde daha da güçlenmesi, kendilerine güvenerek yatırım yapan müşterileri zor duruma sokuyor. İşin kötü tarafı müşteriler bu vaziyetten haberdar edilmiyor. Tipik işten çıkarma olaylarına farklı bakış açısıyla yaklaşan Margin Call politik oyunların katbekat artışını irdelerken; şirketin içinde yaşanan gerilimli dakikalar acaba “Aramızda bir köstebek mi var…?” sorusunu sordurtuyor. Köstebeği bulup ve tüm düğümü çözebilecek miyiz? Hayır. Çünkü çalışanlar herşeyden bi haberler. Diğer bir taraftan işten çıkarılan Eric’in psikolojik sorunlar ile boğuşması ilk başta tüm şüpheleri Eric’in üzerine çekiyor. Ama şu da bir gerçek ki; Eric’in işten çıkarılmadan öce üzerinde çalıştığı dosya Wall Street yatırım bankası için büyük bir risk. Ne varsa o dosyada var zaten. Ancak sorunların çözümü “Son pişmanlık fayda etmez” sözüne dayanmıyor bu sefer.

Avlama taktikleri ile kapitalizmin zorlayıcı gücü

Wall Steet şirketinin yönetimi kendileri zarar görmeden diğer çalışanları, çıkarları için harcamayı tercih ediyorlar. Amaçları yakayı ele vermeden, sıyrılmak. Çıkarlara dayanan ilişkiler ve bu ilişkilerin kötü amaçlara davetiye çıkardığı güvensizlik duygusu, şirkettekilerin beyinlerini tıpkı bir fare gibi kemiriyor. Sorunun kaynağını doğru çözmek yerine gerilimli dakikalar eşliğinde sorun uçurumdan yuvarlanarak daha da büyüyor sanki… “Kapitalizm’in kölesi” haline bürünüyorlar desek daha doğru olur. Peki, bu sorundan kurtulmak mümkün değil mi? Elbette mümkün. Bu sorundan kurtulmanın 3 ana maddesi var: Birincisi; akıllı ol, ikincisi; ilk ol, üçücüsü; ise hile yap. Fırtınalı kapıdan kendisini göstermeye çalışan Wall Street bazı çalışanlarına yem atarak ekonomik krizi atlatmaya çalışıyorlar. Buradan hareketle; bir devletin çöküşü de ekonomik kriz ile ilişkili değil midir zaten? Filmdeki Wall Street de koskoca bir devlet niteliğinde. Wall Street kadar güçlü 1860′lı yıllarda kurulan ve varlığını 2008′e kadar sürdüren sabit hisse senetleriyle çalışan Lehmen Brothers için de durum bundan farksız değildi. Her ikisini ortak paydada birleştirmek yönetmen Chandor’un en önemli başarısı bana kalırsa.

Büyük balık küçük balığı yer

Nihai olarak yapbozun parçalarını tamamlamaya çalışan Margin Call büyük balığın küçük balığı yediği piyasada günah keçiliği yapmaktan ödün vermiyor. İşleri doğru yapan kazanır, yanlış yapan ise kaybetmeye mahkûmdur fikrinden yola çıkan büyük patron John Told (Jeremy İrons) işten çıkarma işlemlerini büyük bir soğukkanlılıkla sürdürüp gençlerin harcanmasına izin veriyor maalesef. Çünkü tecrübeli eleman daima bir adım öndedir. Bu tabuyu henüz yıkamamış olması da iş yaşamını derinden etkiliyor. Buraya kadar anlatılanlar filmin belkemiğini oluşturan hikâye örgüsünü anlamlandırırken o hikâye örgüsünde sürekli argo kelimelerin kullanılması ya da küfür edilmesi diyalogların altının doldurulamadığı izlenimini uyandırıyor. Öfke patlaması yerine; çalışanlar isteklerini açıkça ifade etselerdi film tadıdan yenmezdi.

Satranç ile şah mat etme

Genel olarak değerlendirdiğimizde oyunculuk açısından fazla birşey vaat etmeyen Margin Call sanırım sadece bize bilgi vermeye programlanmış. Tabi filmi teknik açıdan da değerlendirmek lazım. Baştan sona kadar ağır aksak işleyen sahneler ekonomi ile ilgisi olmayan seyircileri biraz sıkarken, yönetmen J.C Chandor ise onları perdeye bağlamanın yolunu bulamamış sanırım. Ama buna rağmen ekonomik terimlerle dolu filmin en ilginç tarafı atıfta bulunulan esprili deyişler. İş yaşamındaki stres nedeniyle çözüm odaklı olabilmenin ancak piyonlarımızdan vazgeçince gerçekleşeceğini savunmakla kalmayarak; etraflıca uygulayan Margin Call bunu başarıyla ortaya koyuyor. Hazır söz piyonlardan açılmışken; satranç oyunundaki stratejik uygulamayı aynen filme uyarlayan J.C Chandor’un tek bir kuruluş üzerinden gözlem yapması ise filme yaftalanması önem arz eden detaylardan.
Netice itibariyle; Margin Call şah mat tekniği ile zekice hamlelerini birleştirip patronların dikkatini çekmeye çalışan belgesel-vari bir film.

www.hurriyetaile.com

Get Adobe Flash playerPlugin by wpburn.com wordpress themes