Sinema, yüzyılı aşkın bir süredir insanoğlunun en popüler oyuncaklarından biri olarak süregelmiştir. “Oyuncak” diyorsak, bu kelimeyle sinemayı küçümsemiyoruz elbette. Başlarda yalnızca eğlence amacı güdülerek yapılan bu sosyal aktivite, daha sonrasında nitelikli yapımların ve teknik gelişmelerin sayesinde yeni bir sanat olarak tanımlanmıştır.
Günümüz sinemasının vazgeçilmez unsuru olan sesin, sinema ile bütünleşmesini, insanlıkla bir olan müziğin uyumunu ve bir dönem Türk Sinemasında büyük bir furya haline gelen olan şarkıcı-oyuncu filmlerinin temelinde yatan gerçekleri analiz edeceğiz…
Sinema, modern dünyanın en büyük icatlarından biri olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Kaldı ki, 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde Fransa, Amerika, Sovyet, Rusya ve Almanya başta olmak üzere pek çok ülkeden ünlü yönetmenler yetişmiş, kitleleri büyük oranlarda sinema salonlarına çekmeyi başarmışlardır. Fransız Bunuel ve Rene Clair’in sanat filmleri, Chaplin komedileri, Sovyetlerde ise Eisenstein’in realist filmleri insanların gözlerinde ve beyinlerinde hâkimiyet sağlıyorlardı. Bu dönemde sinemada ses icat edilmediği için açıklayıcı ara yazılar ses ihtiyacını karşılamaya çalışıyordu. Ancak filmler ne kadar kaliteli olursa olsun sessiz olmuyor, ses yokluğu hissedilen bir olgu haline gelmeye başlamıştı seyirciler için… 1927 yılında o zamanlar küçük bir prodüksiyon şirketi olan Warner Bros, Jazz Singer (Caz Şarkıcısı), adındaki sesli filmi piyasaya sürdü. Film, büyük bir yankı uyandırmıştı ve bu gelişme sonucu sinema sektörünün tamamı sesli film yapımına geçiş yaptı. Alan Crosland tarafından çekilen bu filmin bir başka özelliği de Al Johnson adındaki bir şarkıcının başrolü oynamasıydı. Böylece sinema tarihindeki ilk sesli filmin, aynı zamanda ilk şarkıcı ve oyuncu denemesi olduğu buradan anlaşılıyordu.
Hollywood’un sinemaya sese katması ile birlikte müzikal filmler ardı ardına izleyici karşısına çıkarken, Frank Sinatra, Dean Martin, Sammy Davis, Liza Minelli gibi pek çok şarkıcı müzikal hünerlerini gösterebildikleri filmlerle birer star haline geldiler. Müzikal yapımlar, sahnelerden beyaz perdeye kaymaya başlamıştı. Sahnede yapılan gösteri bir salonda izleyiciye ulaşırken, sinema sayesinde yapılan bir yapıt farklı mekânlarda ve farklı zamanlarda izleyici ile buluşabiliyordu. Böylelikle onların emekleri ölümsüzleşiyor ve zaman ile mekân olgusunu yıkıyordu.
Dünyada Sinema sektöründe böyle bir başlangıç olduğu için tüm yapım şirketleri izleyici tarafından tutulan bu tür yapımları ardı ardına piyasaya sunmaya başlamışlardı. Peki, Türkiye’de bu süreç nasıl işledi? Sesli filmin büyüleyiciliği sayesinde önemli bir ilerleme olduğu su götürmez bir gerçek, ancak beraberinde getirdiği ekonomik yükümlülük de dönemin Türkiye’si için karşılanması zor bir külfetti. O dönemde müthiş bir batılılaşma çabası içinde olan Türkiye ve onun sinemadaki uzantısı Muhsin Ertuğrul, sinemada tek isimdir. Sesli film teknolojisini Türkiye’ye getirmek için elinden geleni yapacaktır. Bu idealist sinemacı Muhsin Ertuğrul, kısa sürede tüm çalışmalarını tamamladı ve dünyada gösterilen ilk sesli film “Jazz Singer”dan yaklaşık dört yıl sonra 1931 yılında ilk sesli ve müzikli Türk filmini izleyiciye sundu. “İstanbul Sokaklarında” adlı bu ilk sesli ve müzikli film Darülbedayi kadrosunu barındıran, kimi sahneleri Mısır ve Yunanistan’da çekilmiş bir ortak yapımdır. O dönemin eleştirmenleri, her ne kadar filmin içeriğinin vasat olduğunu savunsalar da ses unsurunun filmi izlenebilir kıldığı gerçeğini kabul etmişlerdir.
1933 yılında bu süreç gelişerek yenilikleri beraberinde getirmiştir. Yine başka bir Muhsin Ertuğrul filmi Türk sinemasında bir ilki oluşturmaktadır. “Karım Beni Aldatırsa” izleyici tarafından büyük bir ilgi gören ilk operet film olarak sinema tarihinde yerini almıştır. Bu sayede Ertuğrul’un sinema anlayışını oluşturan vodvil uyarlamaları ve yabancı film uyarlamaları operetlerde bir tür olarak ele alınmıştır. Aynı yıl çekilen “Söz Bir, Allah Bir” adlı film de eleştirmenler tarafından en başarılı yapım olarak kabul edilmiştir.
Yıl 1939… Muhsin Ertuğrul’un sinemadaki saltanatı sallanmaya başlamıştır. Bunun nedeni; Türk sinemasında ilk yönetmen olan Faruk Kenç, “Taş Parçası” filmi ile sinemaya başarılı bir giriş yapmıştır. Bu durum karşısında Muhsin Ertuğrul, bol şarkılı film çekme kararı alır. Bu kez batı müziği değil, Türk halkına daha yakın olan bir şeyleri seyirciye sunma niyetindedir. Bir şekilde izleyiciyi sinemaya çekme kararlılığındadır. Böylece sinema tarihinin ilk şarkıcı ve oyuncu filmi olarak adlandırılan “Allah’ın Cenneti” adlı film çekilir. Müziğini Saadettin Kaynak gibi usta bir bestekârın yaptığı filmde Münir Nurettin Selçuk şarkıları ile ön plana çıkmaktadır. Bu çalışmanın başarısını takiben iki yıl sonra aynı kadro ile yine bir şarkıcı ve oyuncu filmi olan “Kahveci Güzeli” çekilir. Münir Nurettin Selçuk’un oynadığı filmler arasında başarılı görülen bu filmin kopyaları günümüze dek korunabilmiş ender çalışmalardan biridir.
Şarkıcı ve oyuncu olarak sinemaya geçen ilk Türk Sanat Müziği Sanatçısı Münir Nurettin Selçuk’tur. Muhsin Ertuğrul, bu yeniliği izleyiciye sevdirmiş, 1940 yılında “Nasreddin Hoca Düğünde” filminde yine Türk Sanat Müziği sanatçısı Müzeyyen Senar’da kısa bile olsa şarkıları ile filmi renklendirmiş, sinema aktrisliği yapan ilk kadın şarkıcı ünvanına sahip olmuş, tam anlamı ile bir oyunculuk olmasa da şarkılarıyla renk kattığı filmde büyük beğeni kazanmıştır. Artık sinema yalnızca öykülerin aktarıldığı bir perde olmaktan çıkıp, eğlence ve müzikalitesi ağır basan bir aktiviteye dönüşmüştür. İçerisinde görüntü ile göze hitap eden sinema, artık sesi ile de kulaklardaki pası silme gayretindedir.
Elbette tek rağbet gören müzik türü Türk Sanat Müziği değildi. Hafif Batı müziği ve Caz yaparak sanatlarını icra eden geleceğin pop sanatçıları da kendilerine teklif edilen rolü kabul edip kamera karşısına geçerek çeşitli filmlerde roller üstlendiler. Bu tarz yapımların, sektör içerisinde hem şarkıcı için hem de yapım şirketi için önemli bir ekmek teknesi konumuna gelmesi Zeki Müren’in başrolünü oynadığı “Beklenen Şarkı” ile gerçekleşmektedir.
Pop müziğin patlamasıyla birlikte hepimizin bildiği Ajda Pekkan, Gönül Yazar, Erol Büyükburç, Emel Sayın ve Neye Karaböcek’li filmler ardı ardına izleyicilerle buluşmuştur. Yapımcılar ve film şirketleri birçok ses sanatçısı ile çektiği filmlerden büyük paralar kazanırken, rol aldıkları filmler sayesinde Anadolu’nun en ücra köşelerine bu filmler aracılığıyla ulaşarak para kazanıp popülaritelerini arttırmışlardır. Görülüyor ki, ülkemiz sinemasındaki ses olgusu geçirdiği evrim ile kendine has bir tür yaratmış ve farklı bir çalışma alanı bulmuştur. Günümüzde video-klip kavramı sanatçının reklam ihtiyacını karşılamaktadır belki ama hem sinemayı, hem de müziği etkileyen bu furyanın etkileri göz ardı edilemez. Sinemaya müziğin girdiği ilk andan itibaren popüler olan müzik sanatçıları kendilerini istemli ya da istemsiz olarak sinema ekranında bulmuşlardır ve bulmaya da devam edeceklerdir.
Dilek Tihan




